GERÇEĞİN AĞZI (LA BOCCA DELLA VERİTÀ)

GERÇEĞİN AĞZI (LA BOCCA DELLA VERİTÀ)
Bu ünlü Roma kabartması, Santa Maria Cosmedin kilisesi’nin revakında bulunur ve tüm dünyadan gelen turistlerin dikkat ve odak noktasını oluşturur. “ Bocca della Verità “ kabartması aslında 1. yüzyıla ait Antik Roma çeşmelerinden birinin parçası olup aşağı doğru sarkan saçları, açık ağzı ve geniş göz yapısıyla muhtemelen tanrı Okeanos’u temsil etmektedir. Taş maskenin dünyaca ünlü olmasının arkasındaysa eski çağlardan kalma bir efsane gizlidir: Kabartmanın açık olan ağzının bir yalan dedektörü görevi gördüğü ve Ortaçağ‘ da ağzına elini sokan birinin, eğer yalan söylüyorsa, elinin ısırılacağına inanılırdı. Bu inanç muhtemelen Romalı şair Publius Vergilius Maro’nun kocasını aldatan bir imparatoriçenin ‚Bocca’nı ağzını kullanarak kocasını kandırmasıyla ilgili şiirinden uyarlanmış bir efsaneye dayanmaktadır. Publius Vergilius Maro aynı zamanda Roma’nın kuruluşunu anlatan destansı bir şiir olan Aeneid’in da yazarıdır.

Tarihe ve Geçmişe Dokunmak…

TARİHE VE GEÇMİŞE DOKUNMAK…
HESTİA BOLLAİA HEYKELİNİN BULUNMA ANI
Yazan: Osman Kürşat SERTTÜRK
Arkeoloji, sadece bir kazı işi değildir, onun çok ötesinde insan kültürünü anlama ve bu sayede, insanı anlama sanatıdır. Benim de yüksek lisans tezimi yazarken kazılarına katılma şansını bulduğum Aigai antik kentindeki Bouleuterion kazı çalışmaları sırasında bulunan Hestia Bollaia kült heykelinin yeniden doğduğu ve gün yüzüne çıktığı an…
Antik kaynaklar tanrıça Hestia’nın heykellerinin antik dönemde mevcut olduğuna vurgu yapsalar da, bugüne kadar bulunmuş (muhtemelen) bir kaç örnekten biri de budur.
Sadece bu özellik bile „kutsal ocağın sonsuz tanrıçası“ Hestia’nın kült heykelinin önemini oraya koymaktadır. Hestia, Aigai antik kentin koruyucu, kentin birliğini ve dirliğini sağlayan tanrıçayı ve Bergamalı heykeltıraş, Hippias oğlu Menestratos tarafından yapılmıştır. Adı geçen heykeltıraşın da ayrıca elimize geçen tek imzalı heykelidir. Aigai ( Manisa/ Köseler köyü) kazıları 2004 yılında başlamış, halen de devam etmektedir; İlk kazı ekibinde ben de Arkeolog olarak görev almış, şapel kazısında çalışmıştım. Manisa/ Köseler Köyü’ne 2 km kadar mesafede bulunan Aigai, İ.Ö. 1100 yıllarından sonra Yunanistan’dan gelerek Kuzeybatı Anadolu kıyılarına yerleşen Aioller tarafından kurulmuştur. Herodotos’un aktardığına göre, Aiollerin Aiolis Bölgesi’nde kurduğu 12 kentten biri olan olan Antik kentte bulunan sikkelerin üzerinde şehrin simgesi olan karakeçi tasviri sıkça karşımıza çıkar.Ayrıca güzel bölgemiz Ege’nin adının da yine Herodot’un yazdıklarına göre, Aigai, Aegaea, Ai- gaion’dan geldiği sanılmaktadır. Aigai’ın M.Ö. 3. yüzyılda kurulan Bergama Krallığına bağlanması şehir için bir dönüm noktası olmuştur. Bergama Krallığı’nın kurucusu Philetariuos’un desteğini arkasına alan şehir adeta yeniden kurulmuş, en görkemli dönemini yaşamıştır. Akropol’e yaklaşık üç km mesafede bulunan ve M.Ö. 48 yılında Prokonsül Servillius İsauricus tarafından yaptırılan Apollon Khesterios tapınağı aynı zamanda şehrin en büyük tapınağıdır.
Kazı çalışmalarında yaşadığımız en büyük güçlüklerden biri de emekçi kardeşlerimizle birlikte ortaya çıkarılan heykellerin kaleden aşağı indirilmesiydi. Güneşin ilk ışıkları ile kazı alanına yolculuk başlar ve öğlen yemeği ve dinlenme sonrasında çalışma bütün gün sürerdi. İklimin ve çevre özelliklerinin neden olduğu zor yaşam koşullarını, kızgın güneşin altında çalışmak, tozlu ortam, haşerelerle mücadele daha da zorlaştırırdı. Tüm bu zorluklara rağmen, insanlık tarihinin bilinmeyen bir yönünü aydınlatmaktan duyulan heyecan, bilinmeyeni keşfetmenin verdiği zevk, tüm bu engelleri aşmamıza yardımcı olurdu.
Arkeolojik kazılar, insanlık tarihinin arşivlerine yapılan uzun ve engebeli bir yolculuktur. Her yeni kazıyla birlikte o geçmişe yönelik bir parça daha gün yüzüne çıkmaktadır. Bizler medeniyetlerin beşiği olan Anadolu’da yaşama şansına sahip olduğumuz için çok şanslıyız ama bu aynı zamanda büyük bir sorumluluk da demektir.
Toplum olarak tarihsel miraslarımızın korunması ve gelecek kuşaklara taşınması konusunda gerekli duyarlılığı ve özveriyi göstermeliyiz . Gelecek kuşaklara ören yerlerimizin ve buradaki tarihi ve kültürel eserlerin taş yığını ve çanak çömlek olmadığını öğretmeli, onları araştırmaya ve incelemeye yönlendirmeliyiz.
Unutmayalım ki, tarihini bilmeyen tekerrür etmeye mahkûmdur ve geleceğe yön veremez.

İLK CEP TELEFONU

İLK CEP TELEFONU
1983’te kullanıma giren İlk cep telefonu modeli olan Motorola DynaTAC, o günün parasıyla 3,995$’dan satılıyordu. Ağırlığı yaklaşık 1 kg olan Motorola DynaTAC, 10 saatte şarj ediliyordu ve pili sadece 20 dakika dayanıyordu.
(Görsel, Motorola başkan yardımcısı John F. Mitchell’ın firmanın yeni ürününü tanıtırken çekilmiştir.)

BAŞKA BİR GEZEGEN: BROMO YANARDAĞI
Bu resimler Kızıl Gezegen Mars’a değil
Bromo Yanardağı’na ait.
Java Adası’nın güneyinde, dünyaca ünlü Tengger Semeru Ulusal Parkı(Endonezya) içinde yer alan Bromo, 2.329 metre yüksekliğe sahiptir.Bromo Yanardağı’nın 2010 yılındaki patlaması sonucu lavlar 700 metreye kadar yükselmişti. Geçirdiği bir hareketlilik sonrasında tepesi yok olan Bromo Dağı, büyük bir krater halini aldı ve yanardağ düzenli olarak patlamaya devam etmektedir. Ana kraterin ağzı 10 kilometre genişliğinde olan Bromo Yanardağı Endonezya’daki Hindular, özellikle de, Tenggerese Hindusu için büyük bir haç merkezidir.

3.000 Yıllık Erciş Üzümü

3.000 Yıllık Erciş Üzümü
Üzüm ve bağcılık kültürü, Anadolu ve Van yöresi için çok büyük öneme ve uzun bir geçmişe sahiptir. Urartu Uygarlığı, taş işlemeciliğinin yanı sıra yetiştirmiş oldukları üzüm ve şaraplarıyla da tanınmışlardı; Urartu Krallğı’nın M.Ö. 600–900 yılları arasında yörede çok sayıda üzüm bağı kurdukları bilinmektedir. Karataşlar Mevkii’nde bulunan ve çivi yazısıyla yazılmış 3.000 yıllık bir yazıtta Urartu Kralı Menua üzüm bağlarını talan edenlere şöyle beddua etmektedir:
“Her kim ki bu asmalara zarar verirse, Tanrı Haldi, Tanrı Teişeba, Tanrı Şevini ve bütün tanrılar onu güneş altında kavursun.” Bu köklü gelenek binlerce yıldır devam etmektedir. Gevaş İlçesi’nin sınırları içerisinde bulunan Akdamar Adası‘ nda M.S.915-921 yılları arasında inşa edilmiş olan ünlü kilisenin dış duvarlarının alt ve üst kesimleri, asma sarmaşığından oluşan kuşaklarla sarılıdır.
Bu arada, dünyanın en ünlü şaraplarının yapıldığı Fransa’nın Lyon ve Nis şehirlerinde bulunan üzüm bağlarının da yine Erciş’ten götürülen ve buralarda yetiştirilen üzüm köklerinden elde edildiği yapılan araştırma ve incelemelerle ortaya konmuştur.

EN KAFA KARIŞTIRICI MEZOPOTAMYA BELGESİ”SÜMER YILDIZ HARİTASI

“EN KAFA KARIŞTIRICI MEZOPOTAMYA BELGESİ”
SÜMER YILDIZ HARİTASI
Yazan: Osman Kürşat SERTTÜRK
Asur, Sümer ve Babil uygarlıklarının yaşadığı yer olan Mezopotamya’da modern astronominin temelleri atılmıştır. Sümerlerin astrolojiyle bağlantılı bir dinleri olduğundan Ziggurat adını verdikleri tapınakların en üst katında yıldızları gözlemlemişlerdi. Irak Ninova’daki Asurbanipal kütüphanesinde ele geçen bu tablet de bu anlayışın bir ürünüdür. Bir Sümer tabletinin Asur kopyası olarak kabul edilen ve MÖ. 700 civarına tarihlenen bu disk, bulunduğu günden beri bilim dünyasının ilgi odağı olmuş, uzun bir süre sırrının çözülmesini beklemiştir; Bu yüzden de “en kafa karıştırıcı Mezopotamya belgesi” olarak nitelendirilmiştir. Ne yazık ki bu ünlü tablette bulunan gökyüzü haritasının önemli kısımları eksiktir, bunun nedeni Ninova‘ nın yağmalanması sonucu ortaya çıkan büyük yıkım ve tahribattır. „Planisphere (Gökyüzü haritası)“ olarak bilinen bu tablet aslında bir Astrolabe olup (Yunanca: ἁστρολάβον, astrolabon= “Yıldız-yakalar”) astronomi ölçümlerinde kullanılmıştır. Kullanım alanları arasında Güneş, Ay, gezegen ve yıldızın konumlarını belirlemek yer alır. Batılı kaynaklara bakarsak ilk olarak Apollonios (MÖ 240) ve Hipparkos (MÖ 150) tarafından keşfedilmiş, Batlamyus tarafından da kullanılmıştır ayrıca Philoponos’un da 6.yüzyılın ilk yarısında bu aletten bahsettiğini yine batılı kaynaklardan biliyoruz. Dokuzuncu yüzyıla geldiğimizde Harran’daki büyük üniversitede Abbasi halifelerinin ilim ve kültür verdikleri önem neticesinde Astrolabe (usturlap )hakkında çeşitli eserlerin yazıldığı da bilinmektedir. Sümer örneğiyse binlerce yıl önce kullanılmış dolayısıyla bilinen ilk astronomik araç olma özelliğine sahiptir ve karmaşık Sümer astronomisinin varlığına dair olağanüstü bir kanıt oluşturmaktadır. Bu sıra dışı kil tablet bilim dünyasının dikkatine ilk defa 1880 yılında R.H.M Bosanquet ve A.H.Sayce tarafından İngiliz Kraliyet Astronomi Derneğine sunulan bir raporda sunulmuştur; Raporda kullanılan “Küresel bir yüzeyin düz bir harita olarak çıkarılmış hali” ifadesi dikkat çekicidir. Bosanquet ve Sayce’ın merakını özellikle tabletin bir parçasındaki “7 nokta” çekmiş ancak taşıdıkları teknik anlamı deşifre etmeyi başaramamışlardır. Daha bu dönemlerde kil plakanın üzerinde bulunan birçok gök cisminin adı, bunun bir astronomi eseri olduğu anlaşılmıştı. Dr. Fritz Hommel 1891 yılında bir Alman dergisinde yayınlanan yazısında Sümer tabletinin sekiz parçasından her birinin 45 derecelik açılar oluşturduğuna dikkat çekerek diskte tüm göklerin, semanın 360 derecesinin birden temsil edildiğini ve odak noktasının ise Babil semalarında bir noktayı işaret ettiğini iddia etmiştir. İngiliz arkeolog ve Asur bilimci Leonard William King (1869 –1919) British Museum’da bulunan Asur ve Babil antika eserleriyle ilgili çalışmalar yaparken 1912 yılında sekiz parçaya bölünmüş olan bu diskin titiz bir çalışma sonucu kopyasını çıkarmıştır. King, zamanının ünlü bir Asur araştırmacısıydı ve Hammurabi’nin yazıt ve mektuplarını da 3 cilt halinde İngilizceye çevirmiştir. Tablet üzerinde yaptığı çalışmalar sırasında tabletin üzerindeki birtakım geometrik motiflerin daha önce görülmediğini, bilinen şekillerin haricinde örneğin daha önceki kadim dönemlerde olmadığı anlaşılan geometrik- matematiksel elipsin ne anlama geldiğini çözememiştir. Ünlü Önasya arkeoloğu ve Asur bilimcisi Alman Ernst F. Weidner de tableti incelemiş ancak o da işin içinden çıkamamıştır; Weidner, en azından çeşitli kısımlar içine yazılmış, anlam ve kullanım amaçları açık olmayan geometrik şekiller sayesinde yıldız ve gezegen adlarının tespitini yapmayı başarmış, birbirine 45 derece açıyla uzanan ve Asur dilinde tekrarlanan bir dizi heceden oluşan çizgiler karşısındaysa çaresiz kalmıştır. Belki bu dönemde tablette yazılanların Asurca sözcük işaretleri olarak değil de Sümerce sözcük-heceleri olarak okunması gerektiği bilinseydi tamamen farklı bir anlam kazanacağı için bir çözüm yolu da bulunabilirdi. Ancak 20. yüzyılın başlarında bir tabletin Sümerce‘ den Asurca‘ ya kopyalandığının tahmin edilmesi henüz zordu. Asurca sözcük işaretleri olarak değil de Sümerce sözcük heceleri olarak okunması gerektiği ve bu sayede anlamsız görünen hecelerin tamamen farklı bir mana kazandığı daha sonraları anlaşılmıştır zira tabletin daha eski bir Sümer orijinalinin Asur dönemi kopyası olduğu kesin olarak ortaya çıkmıştı. Örneğin: Na na na na a na a na nu (aşağı inen hat boyunca) Şa şa şa şa şa şa ( dairenin çevresi boyunca) Şam şam bu bur kur (yatay hat boyunca)
Tabletin, Mezopotamya’nın MÖ 3123 yıllarındaki gökyüzü konumuyla eşleşiyor olması, Asurlulardan çok daha eskiye dayandığını ve Sümer kökenli olduğunu ortaya koymaktadır ki, yapılan bilgisayar analizi de bu sonucu desteklemektedir. Yapılan çalışmalar Sümer kil tabletinin karmaşık bir astronomik çalışma olduğunu ve üzerinde bilinen takım yıldızların çizimleri olduğunu göstermiştir. Konu gizemli olunca bilimsel araştırmaların yanında spekülatif ve bilim dünyasını şaşırtıcı nitelikte görüşlerin de ortaya atılması kaçınılmazdır. Yazının sonunda da bunlardan birine değinelim: Alcuin Academics tarafından 2008 yılında yayınlanan “A Sumerian Observation of the Köfels Impact Event” adlı kitapta yazarları Alan Bond ve Mark Hempsell adlı yazarlar, çivi yazılı bu ünlü tableti (yeniden) ele alarak Sümer tabletinde bir Asteroit’ ten bahsedildiğini ve bunun “Köfel- etkisi” ne sebebiyet verdiği ortaya atmışlardır. [ Konuya ilgi duyan kişiler Wikipedia’ da “Der Köfels-Impakt / Von Tirol nach Sodom und Gomorra” adlı yazıyı okuyabilirler.] Aynı Wikipedia yazısında söz konusu çarpmanın 2015 yılında yayınlanan bir rapora göre yerleri lokalize edilen Sodom ve Gomora’nın da yıkılmasında etkili olduğu ifade edilmektedir. Yazarların görüşüne göre söz konusu asteroit MÖ 3100 civarında Avusturya bulunan Köfel’e çarpmış ve burada bulunan dev toprak kaymasına neden olmuştur. Alan Bond ve Mark Hempsell söz konusu meteor çarpmasının Sümerler tarafından gözlemlendiğini ifade etmektedirler.

ÜNLÜ LEDA VE KUĞU FRESKİ’NİN BULUNMA ANI

ÜNLÜ LEDA VE KUĞU FRESKİ’NİN BULUNMA ANI
Bir arkeolog için bundan daha güzel ve heyecan verici bir an olamaz herhalde.
İtalya’nın Pompei şehrinde çalışan arkeologların kazılar sırasında keşfettikleri ünlü Roma freskinin ortaya çıkarılma anı bu şekilde fotoğraflamıştır. Leda’nın freske bakan insanlara bakıyor halde tasvir edilmesi ve sahnenin belirgin bir duygusallık içermesi duvar resminin oldukça özel olduğunun kanıtıdır. Antik şehir merkezinde bulunan freskin dönemin zenginlerinden birine ait evin yatak odasını süslemek amacıyla yapıldığı düşünülmektedir. Vezüv, M.Ö. 1’inci yüzyılda patlamış ve Pompei lavlar altında kalmıştı. Bu freskin keşfedildiği yer olan Via del Vesuvio’daki “Regio V” adlı bölgede ayrıca çok sayıda duvar resmi de bulunmuştur. Freskteki Leda ve Kuğu tasviri Yunan mitolojisine bir göndermedir. Zeus’un kuğu kılığına girerek Sparta Kraliçesi Leda’yı baştan çıkardığı aşk sahnesi, taşıdığı erotik sembol ve metaforlarla görsel sanatlarda sıkça konu olarak seçilmiştir. M. Ö. II. yüzyıl ile M. S. I. yüzyıl arasındaki döneme tarihlendirilen fresk, ev dekorasyonu olarak kullanılmış olup Pompei fresklerinde sıkça görülen doğa, mitolojik olaylar, gündelik hayat, natürmort ve portre resimleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. Yunan mitolojisine göre, Leda, Etolia kralı Thestios’un kızıydı, Sparta kralı Tyndaros ile evlenince Sparta kraliçesi olmuştur. Leda’ya gönlünü kaptıran Zeus, karısı Hera şüphelenmesin diye ona bir kuğu şeklinde yanaşır ve onunla birlikte olur. Leda aynı gece kocası Tyndaros’la da yatmıştır. Leda daha sonra doğum yapar ve iki yumurtanın her birinden iki çocuk çıkar: İlk yumurtadan Zeus’un çocukları Helena ile Polydeukes diğerinden ise diğerinden Tyndaros’un çocukları Kastor’la Klytaimestra dünyaya gelir. Zeus’un oğlu ile Tyndaros’un oğlu her zaman omuz omuza mücedele ederek kardeşlik ve dostluğun simgesi haline gelmişlerdir. Dioskur’lar adıyla pek çok efsanede karşımıza çıkarlar, ancak daha önce başlarına gelen talihsiz bir oyunda öldükleri için Troya Savaşı’na katılamazlar. Zeus, birbirimizden asla ayrılmayan bu iki kardeşi gökyüzüne, yıldızların arasına yerleştirir. Dioskurlar aynı zamanda astrolojide de İkizler Burcu’nun temsilcisi olarak karşımıza çıkar ve yine Yunan mitolojisine göre, gemicilere yol gösteren şafak yıldızı ve kutup yıldızı olarak gözyüzünde belirirlerdi. Zeus ve Leda’nın güzel kızı Helena’ya da ayrı bir parantez açmak gerekir; O dönemde dünyanın en güzel kadınıydı, onu mitolojide Sparta Kralı Menelaos’un karısı olarak , Akha’larla Troya’lıları karşı karşıya getiren ve on yıl süren acı savaşın baş kahramanı olarak tanıyoruz. Troya savaşı Helena yüzünden çıkmıştır. Troya kralı Priamos’un oğlu Paris, Afrodit’in yardımıyla Sparta’ya gider, Helen’i kaçırır, prensi olduğu Troya şehrine geri döner. Bunu hazmedemeyen gururlu Menelaos, Akha ordularını toplayarak Troya’ya savaş açar.
Freski bu bilgiler ışığında değerlendirdiğimizde önemi daha da belirginlik kazanır: Yunan mitolojisine göre, dünyanın kaderinin çizildiği o gecenin hikayesi ve çekim gücü erotizm güzellik ve trajediyi kavramlarıyla birleştirmektedir. Kuğunun baştan çıkarıcılığı 16. yüzyılda rönesans sanatının en dikkat çeken temalarından biri olması da bu yüzdendir. Rönesans’ın en bilinen Leda ve Zeus’u Leonardo da Vinci imzalıdır, ancak 1510 tarihli bu resmin orjinali kaybolmuştur. Rönesans’ın bir diğer ustası Michelangelo’nun 1530’da yaptığı „Leda ve Kuğu“sunda ise sanatçı sahneyi şehveti gözler önüne serecek şekilde ele almıştır. Resmin ilginç tarafı ise, Leda’nın maskulen vucüt hatlarıyla resmedilmiş olmasıdır, bu özellik Michelangelo’nun çoğu eserinde karşımıza çıkar ve onun erkek bedenine duyduğu hayranlığın bir kanıtı şeklinde yorumlanmasına yol açmıştır. Kuğu simgesini Correggio da ele almıştır ancak o farklı bir bakış açısıyla yorumlamıştır. Burada Leda, yüzündeki gülümsemesiyle resmin odak noktası olmuş, etrafında çocuklar ve başka kuğularla oynayan genç kızlarla birlikte resmedilerek tema adeta bir aile portresi olarak ele alınmıştır.

PERGE EKOLÜNÜN EN ÇARPICI ÖRNEĞİ : “DANSÖZ HEYKELİ”

PERGE EKOLÜNÜN EN ÇARPICI ÖRNEĞİ : “DANSÖZ HEYKELİ”
Perge antik kentinde, güney Roma Hamamı’nın olduğu bölgede yapılan kazılarında bulunan bu eşsiz heykel sergilediği dönüş hareketi nedeniyle “Dansöz Heykeli” olarak adlandırılmıştır. MS 2’nci yüzyıla tarihlendirilen Dansöz Heykeli 2 metre 25 santimetre boyunda olup 103 parçanın birbirine eklenmesiyle ayağa kaldırılmıştır ve Antalya Müzesi’nde sergilenmektedir. Figür, üzerinde Chiton olarak adlandırılan bir giysi taşımaktadır. Heykeli yapan sanatçı, figürün şiddetli dönüş hareketini ve vücut kıvrımlarını tüm gerçekçiliğiyle yansıtmayı başarmıştır.Yüz hatlarıysa hala tanrısal bir ifadeye sahiptir ki bu da onun Roma heykellerinden ayrılmasını sağlamaktadır. Chiton üzerinde Romalıların Pallium olarak adlandırdıkları Himation (Eski yunanca ἱμάτιον) yani manto taşıyan Dansöz Heykeli’ nin taşıdığı giysinin uçlarının öne doğru dalgalanmasıyla vücudun dönme hareketi daha da belirgin hale getirilmiştir ki bu harekete dayanarak figüre ‚Dansöz Heykeli‘ adı verilmiştir. Heykeli eşsiz kılan en önemli özelliğiyse vücudunun çıplak kısımlarında beyaz mermer, giysili alanları ve saçlarında ise daha koyu, siyahımsı bir mermer kullanılmış olmasıdır. Bu heykel dışında, iki farklı mermer türünün tek bir heykelde kullanıldığı örnekler sadece Roma imparatorlarının büstlerinde karşımıza çıkmaktadır. Yontunun irili ufaklı bölümleri “ayrı ayrı işlenip birbirine monte edilmek suretiyle heykel tamamlanmıştır. İşçiliği böylesine zor bir heykelin yapılması Perge’nin bir ekol olduğunun en büyük kanıtıdır. Mermerin ince işlenmesi ve iki veya daha fazla çeşitte mermerin tek bir eserde kullanılması Anadolulu yontu ustalarının heykel sanatına kazandırdığı bir yöntem olup Rönesans Dönemi’nde doruk noktasına ulaşmıştır.

DOĞU (PERS) VE BATI (YUNAN-ROMA) KÜLTÜRLERİNİN SENTEZİNİ AMAÇLAYAN I. ANTİOCHOS VE ARSEMİA KABARTMASI Kendini tanrı katında gören Kral I. Antiochos’la (İÖ 69 ila yaklaşık 36 arası) Herakles’in tokalaşma sahnesinin yer aldığı ünlü Arsemia kabartmasında kral, başındaki tacıyla birlikte yarı tanrı Herakles’ten daha uzun ve daha güçlü tasvir edilmiştir. I. Antiochos, sivri uçlu kral tacıyla Herakles ise sakalı ve elindeki sopasıyla bilinir. Kral I.Antiochos, gücün ve zenginliğin simgesi olan pelerin ve süslü bir kıyafetle tasvir edilmiştir. Antiochos’un elinin tokalaşırken Herakles’ten üstte durması da egonun açık bir ifadesidir. I.Antiochos Kommagene’nin en önemli kralıdır; Yeni bir din kurmayı planlayan, Yunan dini ile Doğulu Pers dinini birleştirmeyi amaçlayan I.Antiochos böylece bir dünya dini yaratarak bu dinin buradan tüm dünyaya yayılmasını sağlayacaktı. Nemrut Dağı da yeni dünya dininin merkezi olacaktı. Kendisi de bu sayede tüm dünyaya hükmedecek ve ölümsüzlüğe kavuşacaktır. Bu tanrılar arasında İran’dan gelen Mithras çok önemli bir tanrıydı, zaten Kralın babası da onun adını taşımaktadır. Kendisini tanrı ilan eden I.Antiochos‘ un batı ve doğu kültürlerini sentezleme girişimi politik yaşama ve sanat eserlerine de yansımıştır. Tokalaşma rölyefi gerek ikonografik gerekse stilistik özellikleriyle bu dünya görüşünün sanata yansımış halidir. Kommanege Krallığı’nın ismi ‚genler topluluğu‘ manasına gelir. Fırat nehri üzerinde Samsat (Samasota) kentinde M.Ö 163 yılında kurulan krallık, MS 72 yıllarında tamamen ortadan kalkmıştır. Yunan ve Pers uygarlıklarının birleştirildiği Kommagene Krallığı’nın resmi dili Grekçe olmasına rağmen içinde yaşayan halklardan dolayı Ermenice, Süryanice ve eski İran dili de konuşulmaktaydı. Yunan ve Pers tanrıları arasinda İran’dan gelen Mithras’ın ayrı bir önemi vardı, kralın babası da zaten onun adını taşımaktaydı. Antiochus’un atası Arsames tarafından kurulan Arsemia antik kentiyse Kommagene krallarının yazlık olarak kullandığı bir merkezdi. Burada ayrıca Kommagene Krallığı’nı zirveye taşıyan I. Antiochus’un babası I. Mithridates‘e ait bir mezar bulunmaktadır; I.Antiochos bu mezarın üzerine Arsemia ve Kommagene tarihine ışık tutan ve Anadolu’nun en büyük Grekçe kitabesi olarak bilinen bir yazıt koydurmuştur. Yazıtlarda Antiochos’un anne tarafından Büyük İskender’den (Yunan-Makedonya), baba tarafından da Darieos’dan (Pers) geldiği yazılıdır. I.Antiochos, atalarından gelen etnik farklılığı birleştirmeyi kendine amaç edinmiştir. Bunun sanat eserlerine de yansıması kaçınılmazdır; Tanrı heykellerinin yüzü doğuya ve batıya çevrilirken isimleri de Grekçe ve Pers dilinde yazılmıştır…

EN KAFA KARIŞTIRICI MEZOPOTAMYA BELGESİ”SÜMER YILDIZ HARİTASI

“EN KAFA KARIŞTIRICI MEZOPOTAMYA BELGESİ”
SÜMER YILDIZ HARİTASI
Yazan: Osman Kürşat SERTTÜRK
Asur, Sümer ve Babil uygarlıklarının yaşadığı yer olan Mezopotamya’da modern astronominin temelleri atılmıştır. Sümerlerin astrolojiyle bağlantılı bir dinleri olduğundan Ziggurat adını verdikleri tapınakların en üst katında yıldızları gözlemlemişlerdi. Irak Ninova’daki Asurbanipal kütüphanesinde ele geçen bu tablet de bu anlayışın bir ürünüdür. Bir Sümer tabletinin Asur kopyası olarak kabul edilen ve MÖ. 700 civarına tarihlenen bu disk, bulunduğu günden beri bilim dünyasının ilgi odağı olmuş, uzun bir süre sırrının çözülmesini beklemiştir; Bu yüzden de “en kafa karıştırıcı Mezopotamya belgesi” olarak nitelendirilmiştir. Ne yazık ki bu ünlü tablette bulunan gökyüzü haritasının önemli kısımları eksiktir, bunun nedeni Ninova‘ nın yağmalanması sonucu ortaya çıkan büyük yıkım ve tahribattır. „Planisphere (Gökyüzü haritası)“ olarak bilinen bu tablet aslında bir Astrolabe olup (Yunanca: ἁστρολάβον, astrolabon= “Yıldız-yakalar”) astronomi ölçümlerinde kullanılmıştır. Kullanım alanları arasında Güneş, Ay, gezegen ve yıldızın konumlarını belirlemek yer alır. Batılı kaynaklara bakarsak ilk olarak Apollonios (MÖ 240) ve Hipparkos (MÖ 150) tarafından keşfedilmiş, Batlamyus tarafından da kullanılmıştır ayrıca Philoponos’un da 6.yüzyılın ilk yarısında bu aletten bahsettiğini yine batılı kaynaklardan biliyoruz. Dokuzuncu yüzyıla geldiğimizde Harran’daki büyük üniversitede Abbasi halifelerinin ilim ve kültür verdikleri önem neticesinde Astrolabe (usturlap )hakkında çeşitli eserlerin yazıldığı da bilinmektedir. Sümer örneğiyse binlerce yıl önce kullanılmış dolayısıyla bilinen ilk astronomik araç olma özelliğine sahiptir ve karmaşık Sümer astronomisinin varlığına dair olağanüstü bir kanıt oluşturmaktadır. Bu sıra dışı kil tablet bilim dünyasının dikkatine ilk defa 1880 yılında R.H.M Bosanquet ve A.H.Sayce tarafından İngiliz Kraliyet Astronomi Derneğine sunulan bir raporda sunulmuştur; Raporda kullanılan “Küresel bir yüzeyin düz bir harita olarak çıkarılmış hali” ifadesi dikkat çekicidir. Bosanquet ve Sayce’ın merakını özellikle tabletin bir parçasındaki “7 nokta” çekmiş ancak taşıdıkları teknik anlamı deşifre etmeyi başaramamışlardır. Daha bu dönemlerde kil plakanın üzerinde bulunan birçok gök cisminin adı, bunun bir astronomi eseri olduğu anlaşılmıştı. Dr. Fritz Hommel 1891 yılında bir Alman dergisinde yayınlanan yazısında Sümer tabletinin sekiz parçasından her birinin 45 derecelik açılar oluşturduğuna dikkat çekerek diskte tüm göklerin, semanın 360 derecesinin birden temsil edildiğini ve odak noktasının ise Babil semalarında bir noktayı işaret ettiğini iddia etmiştir. İngiliz arkeolog ve Asur bilimci Leonard William King (1869 –1919) British Museum’da bulunan Asur ve Babil antika eserleriyle ilgili çalışmalar yaparken 1912 yılında sekiz parçaya bölünmüş olan bu diskin titiz bir çalışma sonucu kopyasını çıkarmıştır. King, zamanının ünlü bir Asur araştırmacısıydı ve Hammurabi’nin yazıt ve mektuplarını da 3 cilt halinde İngilizceye çevirmiştir. Tablet üzerinde yaptığı çalışmalar sırasında tabletin üzerindeki birtakım geometrik motiflerin daha önce görülmediğini, bilinen şekillerin haricinde örneğin daha önceki kadim dönemlerde olmadığı anlaşılan geometrik- matematiksel elipsin ne anlama geldiğini çözememiştir. Ünlü Önasya arkeoloğu ve Asur bilimcisi Alman Ernst F. Weidner de tableti incelemiş ancak o da işin içinden çıkamamıştır; Weidner, en azından çeşitli kısımlar içine yazılmış, anlam ve kullanım amaçları açık olmayan geometrik şekiller sayesinde yıldız ve gezegen adlarının tespitini yapmayı başarmış, birbirine 45 derece açıyla uzanan ve Asur dilinde tekrarlanan bir dizi heceden oluşan çizgiler karşısındaysa çaresiz kalmıştır. Belki bu dönemde tablette yazılanların Asurca sözcük işaretleri olarak değil de Sümerce sözcük-heceleri olarak okunması gerektiği bilinseydi tamamen farklı bir anlam kazanacağı için bir çözüm yolu da bulunabilirdi. Ancak 20. yüzyılın başlarında bir tabletin Sümerce‘ den Asurca‘ ya kopyalandığının tahmin edilmesi henüz zordu. Asurca sözcük işaretleri olarak değil de Sümerce sözcük heceleri olarak okunması gerektiği ve bu sayede anlamsız görünen hecelerin tamamen farklı bir mana kazandığı daha sonraları anlaşılmıştır zira tabletin daha eski bir Sümer orijinalinin Asur dönemi kopyası olduğu kesin olarak ortaya çıkmıştı. Örneğin: Na na na na a na a na nu (aşağı inen hat boyunca) Şa şa şa şa şa şa ( dairenin çevresi boyunca) Şam şam bu bur kur (yatay hat boyunca)
Tabletin, Mezopotamya’nın MÖ 3123 yıllarındaki gökyüzü konumuyla eşleşiyor olması, Asurlulardan çok daha eskiye dayandığını ve Sümer kökenli olduğunu ortaya koymaktadır ki, yapılan bilgisayar analizi de bu sonucu desteklemektedir. Yapılan çalışmalar Sümer kil tabletinin karmaşık bir astronomik çalışma olduğunu ve üzerinde bilinen takım yıldızların çizimleri olduğunu göstermiştir. Konu gizemli olunca bilimsel araştırmaların yanında spekülatif ve bilim dünyasını şaşırtıcı nitelikte görüşlerin de ortaya atılması kaçınılmazdır. Yazının sonunda da bunlardan birine değinelim: Alcuin Academics tarafından 2008 yılında yayınlanan “A Sumerian Observation of the Köfels Impact Event” adlı kitapta yazarları Alan Bond ve Mark Hempsell adlı yazarlar, çivi yazılı bu ünlü tableti (yeniden) ele alarak Sümer tabletinde bir Asteroit’ ten bahsedildiğini ve bunun “Köfel- etkisi” ne sebebiyet verdiği ortaya atmışlardır. [ Konuya ilgi duyan kişiler Wikipedia’ da “Der Köfels-Impakt / Von Tirol nach Sodom und Gomorra” adlı yazıyı okuyabilirler.] Aynı Wikipedia yazısında söz konusu çarpmanın 2015 yılında yayınlanan bir rapora göre yerleri lokalize edilen Sodom ve Gomora’nın da yıkılmasında etkili olduğu ifade edilmektedir. Yazarların görüşüne göre söz konusu asteroit MÖ 3100 civarında Avusturya bulunan Köfel’e çarpmış ve burada bulunan dev toprak kaymasına neden olmuştur. Alan Bond ve Mark Hempsell söz konusu meteor çarpmasının Sümerler tarafından gözlemlendiğini ifade etmektedirler.