KNOSSOS SARAYI VE ANA HATLARIYLA MİNOS MİMARİSİ

AVRUPA’NIN İLK SARAYI KNOSSOS VE ANA HATLARIYLA MİNOS UYGARLIĞI

Yazan: Osman Kürşat SERTTÜRK

Arkeolojik veriler ışığı altında Girit Uygarlığı, M.Ö. 4.binlerde ortaya çıkar. Tunç Çağı’nın başlangıcı Girit Adası’nda M.Ö. 2600’lere denk gelirken M.Ö 2. binlerde Anadolu’da Hititlerle çağdaş olarak devam eder. Ege Denizi adalarından biri olan Girit’te kurulan Minos veya Girit Uygarlığı’nın asıl itibariyle M.Ö. yaklaşık 3. binin başlarında esrarengiz bir şekilde ortaya çıktığını söyleyebiliriz. İlk saraylar, Eski Minos Sanatı’nın (M.Ö. 2500-1900) sonlarına doğru M.Ö. 2000 yıllarında ortaya çıkmıştır. Kabaca eş zamanlı olarak anakara Yunanistan’da görülen kültüre “Helladik kültür” adı veriyoruz. Geleneksel kronolojiyi özetlersek; En eski evresi olan Erken Minos I, Mısır’ın dördüncü hanedanlarına paralel uzanır ve yaklaşık olarak M.Ö. 2600’den 1900’e kadar devam eder. Orta Minos dönemi yaklaşık MÖ 1900’den 1600’e ve Geç Minos dönemi de yaklaşık MÖ 1600 ila 1450 arasındaki dönemi kapsar. İlk kazı çalışmaları Minos Kalokairinos tarafından 1878 yılında yapılmıştır. Hobi olarak arkeolojiyle uğraşan Kalokairinos daha ziyade tüccar kimliğiyle isim yapmıştır. Daha sonra İngiliz arkeolog Arthur Evans bu bölgeyi 1897 yılında satın alır ve yaptığı kazılarda Bronz çağının bu büyük uygarlığını ortaya çıkarır. Arthur Evans, bu uygarlığa efsanevi kral Minos’un adını vererek “Minos Uygarlığı” demiştir. Knossos ve efsanevi Kral Minos’un Yunan mitolojisinde önemli bir rol oynar: Zeus, Fenike’de deniz kenarında çiçek toplayan kralın kızı Europa’ya aşık olur. Europa’ya yaklaşabilmek için kendini boğaya dönüştüren Zeus, Europa’yı sırtına alarak Girit’e götürür. Europa’nın Zeus’dan üç oğlu olur. Bunlardan biri Minos’tur. Kral Minos, Giritli mimar ve heykeltraş Daidalos’a, labirent biçimli Knossos’u inşa ettirir. Minos, Poseidon’a bir boğa kurban etmek ister ancak beyaz boğanın güzelliği karşısında büyülenir ve başka bir boğayı kurban eder. Bunu duyan Poseidon o kadar kızar ki beyaz boğayı delirtir. Bu sırada devreye Herakles girer ve çılgın boğayı tutup Maraton ovasına götürüp bırakır. Bu sırada Kral Aegeus’un sarayında konuk olan Minos’un oğlu Androges’i boğa öldürür. Poseidon’un hıncı geçmek bilmez ve bu seferde Kral Minos’un karısı Pasiphae’nin Girit’e hediye edilen boğa ile birlikte olmasını sağlar. Yaşanan bu olaylardan sonra ortaya boğa başlı, insan vücutlu ve insanla beslenen bir canavar çıkar. Kahinlerin sesini dinleyen Kral Minos zapt edilmesi mümkün olmayan canavarı Knossos sarayının altındaki ünlü labirente hapis eder. Kral Minos ne pahasına olursa olsun oğlunun ölümünden sorumlu tuttuğu Aegeus’u saf dışı etmeyi kafasına koymuştur ve bunu da başarır. Atinalı kral verginin yanı sıra her yıl yedi genç kız ve yedi genç erkeği Minotauros olarak adlandırılan canavara yem olmak üzere Girit’e gönderecektir. Aegeus’un oğlu kahraman Theseus gençlerin her yıl hunharca ödürülmesine daha fazla sessiz kalamaz ve Minotauros’u öldürmek amacıyla Girit yollarına düşer. Minos’un bir de güzeller güzeli kızı vardır: Ariadne. Theseus’u görür görmez gönlünü kaptıran Ariadne, Theseus’a labirentte yolunu şaşırmasın diye bir yün yumağı verir. Theseus labirentte Minotauros’un bulunduğu yere giderken yumağı çözer ve Minotauros’u öldürdükten sonra da yumağı tekrar sararak labirentten çıkmayı başarır. Görevini başarıyla tamamlayan kahraman Theseus, Atina’ya dönerken babasına söz verdiği beyaz yelkeni çekmeyi unutur. Kral Aegeus, siyah yelkeni görünce oğlunun Minotauros’a yem olduğunu düşünerek kendini denize atarak intihar eder. Ege Denizi’nin adı da Aegeus’tan gelir. Minos’un kendisinden intikam alacağını düşünen mimar ve heykeltraş Daidalos, oğlu İkarus ile birlikte kapatıldıkları kuleden kuş teleklerinden yaptıkları kanatları balmumu ile gövdelerine yapıştırarak Girit’ten kaçarlar. Zavallı İkarus, Güneş’e çok yaklaşınca balmumu erir, kanatları ayrılır ve Sisam (Samos) adasının batısında bulunan İkeria denizine düşer. Daidalos ise uçarak Napoli yakınlarındaki Cumae kentine gider ve kanatlarını tanrı Apollon’a hediye eder. Burada görkemli bir tapınak inşa eden Daidalos, kapı alınlığına Kral Minos ve ailesinin öyküsünü yazdırır. Minos uygarlığının kökeni çok tartışmalıdır ve farklı coğrafyalar öne sürülmüştür. İngiliz araştırmacılar Minos kültürü ve sanatının kökenini Eski Mısır’a bağlarken, Alman araştırmacılar Anadolu’yu, bazıları ise Suriye’ye işaret ederler. Girit’in ilk saray öncesine ait yerleşimcilerinde yapılan arkeolojik kazılar, Giritlilerin buraya büyük olasılıkla yaklaşık M.Ö. 6000’de Anadolu’dan, denizin öbür yakasından, göç ettiklerine işaret etmektedir. Cilalı Taş Çağı’nın tarım yapabilen bu aileleri, Avrupa’nın başka yerlerindeki çağdaşları gibi ilk başta verimli tarım arazilerinin yakınında kurulan küçük yerleşimlerde yaşamışlardır. 3.binyıldan itibaren metalurji ve tarımda yaşanan yenilikler Girit toplumunu gelişmesine büyük katkı sağlamış, ilk Ege uygarlığı unvanını kazanmasına vesile olmuştur. Minos uygarlığı 3. bin yıl başlarında mütevazi bir uygarlık olarak ortaya çıkmıştır. Minos uygarlığının yüzyıllar boyunca çok düzenli ve barış içinde yaşadığını görüyoruz. Aynı dönemde Ege Denizi ve Anadolu’ da görülen çoğu yerleşim birimlerinde iyi inşa edilmiş savunma duvarları varken Minos şehirlerinin çevresinde savunma duvarlarının izine rastlanılmamıştır. M.Ö.2000’de Knossos’un yanı sıra Phaistos ve Mallia’da ilk saraylar inşa edilir. Mısır ve Yakın doğudaki örneklerinden etkilenen bu saray yapıları, ortalarında avlu bulunan çok katlı binalardı. Minos Sarayı’nın ilk olarak M.Ö.1900 yılı civarında inşa edilmeye başlandığı bilinmekle beraber mevcut mimari kalıntıların çoğu Yeni Saraylar Dönemi’nden (M.Ö.1700 1400) kalan kalıntılardır. Sıradan halk, sarayların etrafındaki bitişik nizam evlerde yaşarken saraylar hükümdarları ve hizmetkârlarını barındırıyor, ayrıca depo işlevi görüyordu. Bu depolarda çok sayıda kil tablet de ele geçmiştir. Sarayın izometrik yapısı çok boyutluluğu beraberinde getirmiş, katlar arası geçişler merdivenler sayesinde sağlanmıştır. Knossos Sarayı çok sayıda avlu ve odadan oluşan “labirent” biçimiyle ünlüdür. Minos Sarayı, kraliyet ailesinin yaşam alanı olduğu gibi aynı zamanda dini, sosyal ve idari bir merkez niteliği de taşıyordu. Arkeolojik kazılarda 800 odanın varlığı ortaya çıkarılmıştır; ancak sarayın toplamda 1300 odası olduğu düşünülmektedir. Sarayın kapladığı alan toplamda 21.000 m² idi ve o zamanın şartlarına göre inanılmaz büyüklükte bir saray kompleksi söz konusudur. Asıl ilginç olan ise sarayın hiç bir dönemde korunma amaçlı surlara ihtiyaç duymamış olmasıdır. “Minos patlaması” olarak bilinen ve bir Kiklad adası olan Santorin’deki büyük volkan patlaması jeolojik araştırmalara göre M.Ö.1628 yılında gerçekleşmiştir. Bu patlama neticesinde Yeni Saray dönemi (geleneksel kronolojide yaklaşık olarak M.Ö 1700 ila 1400 arası) sona ermiştir. Santorin felaketi birtakım hasarlara yol açsa da, kalıcı bir hasara yol açmamıştır; Yine geleneksel kronolojiye göre, M.Ö 1400 civarında büyük bir deprem veya bir yangın meydana gelmiştir.Bu tarajik olaydan sonra Minos Sarayı bir daha inşa edilmemiştir.Önceki görkemli dönemini geride bırakan Minos kültürü, ”Saray Sonrası” döneme girmiştir. Minos uygarlığının varlığını devam ettirdiğini Homeros’un Troia Savaşı’na katılan gemilerin listesinde Girit’i Mykenai’ den hemen sonra saymasından da anlıyoruz. Knossos Sarayı’nda bulunan Linear B kil tabletleri, M.Ö. 1450 civarında Eski Yunanca’nın ön formu olan Yunanca’nın varlığını ortaya koymuştur. Muhtemelen Hiyeroglif yazısından etkilenen Minoslular saray kayıtları tutmak için ilk önce nesneleri simgelerle gösteren grafiksel yazıyı geliştirmişlerdir. Çivi ve resim yazısından farklı olarak bu yazı sistemi, harf, hece ve sözcükleri simgeleyen gerçek bir hece yazısıydı. 2. binyılın ilk yarısı boyunca kullanılan bu yazıya bugün “Lineer A” denilmektedir. Papirüs ve parşömen gibi dayanıksız yazı materyalleri günümüze ulaşmadığından, esas olarak tabletlerden tanıdığımız Linear A yazısı bugün hala çözülememiştir. Soldan sağa doğru yazılan Linear A, Bazı Kyklad Adaları ile Girit’te Orta Minos III ila Geç Minos I evreleri (M.Ö. 2500-1500) arasında kullanılmıştır. Bilim dünyasındaki genel görüş, Linear A dilinin bir Hint-Avrupa dil grubundan ait olduğu yönündedir. Mikenlerin egemen olduğu dönemde ise, Linear B, Linear A tipi yazım sistemiyle yer değiştirmiştir. Bazı araştırmacılar bu dilin yerini ondan gelişen Linear B yazısının aldığını ifade ederken bazı araştırmacılar ise birbirine paralel gelişim gösteren ancak birbirinden ayrı yazılar olduğunu ifade etmektedirler. Linear B yazısı 1950’li yıllarda Ventris tarafından deşifre edilmiştir. Yunanca’nın erken bir şekli olduğu anlaşılan ve literatürde bazen “Myken Yunancası” olarak adlandırılan bu yazı türü, Yunanistan’da Myken III. A-B ve Girit’te Geç Minos II ila Geç Minos III c evreleri (İ.Ö. 1400-1100) arasında kullanılmıştır. Myken Yunancası, 90 adet hece işaretinden ve daha ziyade bir sesli harfle biten açık hecelerden oluşuyordu. Bu yazıyla yazılmış çok sayıda pişmiş toprak tablet Knossos’ta bulunmuştur. Atinalı tarihçi Thukydides’e göre Minos Uygarlığı denizlere ve adalara egemen olan tek uygarlıktı. Bu büyük uygarlık, M.Ö.1100 yılllarında Peloponnesos’u istila eden Dorlar’ın Girit adasını da istila etmesiyle sona ermiştir.

„TÜRK‘ ÜN KANADI“ AHAL TEKE VE TARİHİ

 

Ahal Teke bir Türkmen atıdır ve anavatanı da Türkmenistan’dır. Güney Türkmenistan‘ da yapılan araştırmalar sonucu İ.Ö. 2400 yıllarına ait uzun boylu düzgün ve orantılı bir kemik yapısına sahip iskelet kalıntıları bulunmuştur. Yine Güney Türkmenistan’da bulunan Altıntepe, Yassıtepe ve Kermençetepe’de arkeolog B. A. Kuftin tarafından yapılan kazılarda elde edilen buluntularda, M.Ö. III ve II. yüzyıllara ait ince incikli atların kemikleri bulunmuştur; Bilim insanlarına göre bu kemikler yabani hayvanlardan daha çok evcilleştirilmiş ve saygı duyularak gömülmüş at kemiklerine aittir.

Büyük İskender Asya Seferi’nde bu atların süratine ve güzelliğine hayran kalmış, Orta asya Türklerinin Çin’e karşı savaşlarında büyük rol oynamıştır. Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lugat’ı Türk’te, ”Dört ayağı yerden kesildiğinde üç saniye havada kalabiliyor. Bu sırada avcı sarsıntısız atış yapabiliyor.” dediği, “Türk’ün kanadı” olarak değerlendirdiği, Manas ve Dede Korkut Destanlarında adı geçen at da yine Ahal Teke’dir.

15 ve 16. yüzyılda Ahal teke atlarının ünü bütün dünyaya yayılmıştır. Rusya’da tanınmasıyla birlikte Rus zenginleri tarafından satın alınır. Ruslar bu ata, uzun boylu, değerli asya atı anlamına gelen ve Türkçe kökenli olan „Argamak“ adını vermişlerdi. Rusya’da en iyi damızlık atlar bu ırktan kullanılmıştır. Boinov (Boynov) aygırı günümüzde Rusya’da yetiştirilen Ahalteke’lerin atasıdır. Rus askerlerinin Ahal teke atlarına olan ilgisi Türkmenlerin ata bağımlı geleneksel yaşam biçimlerinden gelir. Ruslar bu ırkı geliştirmek ve irileştirmek için İngiliz safkanları ile çiftleştirme de bu girişim başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Günümüzün en kıymetli İngiliz at ırklarının atalarından biri olarak kayıtlara geçen “Byerley Turk”ün ırkı da yine 1686’da İngiltere’ye götürülen Türk atı Ahal Teke’dir.

Yaşayan en eski at ırklarından olan ve ‚Altın At‘ olarak da bilinen Ahal teke, adını Türkmenistan’daki bir bölge ve aşiretten alır: Akhal adı, bugünkü Türkmenistan da Pers İmparatorluğu’nun da bir parçası olan Kopet dağlarının eteklerinde bulunan bir vahadan gelmektedir. Orta Asya tarihi boyunca sürekli değişen ticaret ve savaşlar dolayısıyla kurulmaya çalışılan egemenlikler, Ahal vadisine ulaşamamıştır.
Öte yandan Teke kabilesi Hazar Denizi’nin batısında yer alan dağların güneyinde ve Karakum Çölü’nün kuzeyine yerleşmişti ve bu doğal korumalı bölge burada yetiştirilen
Ahal teke atlarının genetik özelliklerinin korunmasını sağlamıştır.

Ahal teke eşsiz ve hiç bir at cinsinde görünmeyen karakteristik özelliklere sahiptir: Kafası uzundur. Geniş bir alnı, anlamlı bakan iri badem gözleri, dar ve dik kulakları, uzun ve yüksek bir boynu ve dar bir göğsü, uzun ve güçlü bacakları vardır. Vücudu uzun ve eğimlidir. Kas yapısı mükemmeldir. En belirgin özelliklerinden biri de ışıkta parlayan ve değişen metalik altın rengidir. Günde 180 – 200 kilometre koşabilen, üç gün susuz kalacak kadar dayanıklı ve manevra yeteneği yüksek olan Ahal teke atı, hiçbir atta görünmeyen renk değişikliğiyle dikkat çekmektedir. Ahal Teke atlarının özellikle gözleri çok berrak ve güzeldir. Şairler onu “Kız bakışlı atım” diye tarif ederler. Derisi ve toynağı parlar. Kuyrukları kısadır. Burnu, boynu ve ön ayakları uzundur. Karnının içi, burun deliği ve alnı geniştir. Bakışları çok güzeldir. Hisleri, sezgileri çok kuvvetli olup sahibini ıslığından, sesinden veya kokusundan tanıyabilirler. Ahal teke atı, sıra dışı fiziksel gücünü ve duyarlı özelliğini Orta Asya ülkelerinin kendine özgü doğa koşullarından almıştır. Bölgede yer alan ve bölgenin %90 teşkil eden Karakum çölünün de etkisiyle sert iklim koşulları olan aşırı sıcak, kuru soğuk ve kuraklık bu ırkın dayanıklılığını geliştirmiştir. Ahal teke atı, parlak ve değişken metalik altın rengi ile dünyanın en güzel at ırkı olarak kabul edilir. Bir ömür boyu sadece tek bir biniciyle koşacak kadar duygusal, sanki bir attan daha fazlasıymış gibi dik ve heybetli bir duruşa sahiptir.

Ahal teke atı, birçok at ırkının gelişimini etkilemiş ve binlerce yıldır kendine has özelliklerini ve türünün saflığını koruyabilmeli başarmıştır.

Türkmenistan’daki en eski kalıntılardan birisi olan Pazirik Kurganı’nda bulunan Pazirik Halısı, son derece ince işlenmiş at ve binici detayları ile bezenmiştir. Oğuz Han’ın devlet armasının da işli oldu bu halıdaki işçiliğin atlarla bezenmiş olması da halıcılık sanatı ve atçılığın Türkmenistan’da çok eski dönemlerden bu yana var olduğunun kanıtıdır.

Kaynaklar:

https://www.turktoyu.com/turkmenlerin-hayatinda-kulturunde-…

https://www.atveinsan.com/ahalteke-ati-turkmen-bedevi-m6863…

https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Ahal_Teke

https://www.ipekyoluasya.org/ahal-teke-atlari/

https://www.google.com.tr/…/haber-ahal-teke-atlari-akhalt…/…

 

PFERDE

Bir Oinochoe…

Çok iyi durumda günccid

Çok iyi durumda günümüze ulaşan ve şarap dökmek için kullanılan M.Ö. 520 yılına tarihlenen Yunan kabı, Berlin Şehir Müzesi’nde sergilenmektedir.
Üzerinde Yunan mitolojisinden tanıdığımız İthaka Kralı Odisseus tasvir edilmiştir; Kahraman Odisseus, Sirenlerin baştan çıkarma teşebbüslerine direnmeye çalışırken gemideki adamları da kürek çekmeye devam etmektedirler.

GERÇEĞİN AĞZI (LA BOCCA DELLA VERİTÀ)

GERÇEĞİN AĞZI (LA BOCCA DELLA VERİTÀ)
Bu ünlü Roma kabartması, Santa Maria Cosmedin kilisesi’nin revakında bulunur ve tüm dünyadan gelen turistlerin dikkat ve odak noktasını oluşturur. “ Bocca della Verità “ kabartması aslında 1. yüzyıla ait Antik Roma çeşmelerinden birinin parçası olup aşağı doğru sarkan saçları, açık ağzı ve geniş göz yapısıyla muhtemelen tanrı Okeanos’u temsil etmektedir. Taş maskenin dünyaca ünlü olmasının arkasındaysa eski çağlardan kalma bir efsane gizlidir: Kabartmanın açık olan ağzının bir yalan dedektörü görevi gördüğü ve Ortaçağ‘ da ağzına elini sokan birinin, eğer yalan söylüyorsa, elinin ısırılacağına inanılırdı. Bu inanç muhtemelen Romalı şair Publius Vergilius Maro’nun kocasını aldatan bir imparatoriçenin ‚Bocca’nı ağzını kullanarak kocasını kandırmasıyla ilgili şiirinden uyarlanmış bir efsaneye dayanmaktadır. Publius Vergilius Maro aynı zamanda Roma’nın kuruluşunu anlatan destansı bir şiir olan Aeneid’in da yazarıdır.

Tarihe ve Geçmişe Dokunmak…

TARİHE VE GEÇMİŞE DOKUNMAK…
HESTİA BOLLAİA HEYKELİNİN BULUNMA ANI
Yazan: Osman Kürşat SERTTÜRK
Arkeoloji, sadece bir kazı işi değildir, onun çok ötesinde insan kültürünü anlama ve bu sayede, insanı anlama sanatıdır. Benim de yüksek lisans tezimi yazarken kazılarına katılma şansını bulduğum Aigai antik kentindeki Bouleuterion kazı çalışmaları sırasında bulunan Hestia Bollaia kült heykelinin yeniden doğduğu ve gün yüzüne çıktığı an…
Antik kaynaklar tanrıça Hestia’nın heykellerinin antik dönemde mevcut olduğuna vurgu yapsalar da, bugüne kadar bulunmuş (muhtemelen) bir kaç örnekten biri de budur.
Sadece bu özellik bile „kutsal ocağın sonsuz tanrıçası“ Hestia’nın kült heykelinin önemini oraya koymaktadır. Hestia, Aigai antik kentin koruyucu, kentin birliğini ve dirliğini sağlayan tanrıçayı ve Bergamalı heykeltıraş, Hippias oğlu Menestratos tarafından yapılmıştır. Adı geçen heykeltıraşın da ayrıca elimize geçen tek imzalı heykelidir. Aigai ( Manisa/ Köseler köyü) kazıları 2004 yılında başlamış, halen de devam etmektedir; İlk kazı ekibinde ben de Arkeolog olarak görev almış, şapel kazısında çalışmıştım. Manisa/ Köseler Köyü’ne 2 km kadar mesafede bulunan Aigai, İ.Ö. 1100 yıllarından sonra Yunanistan’dan gelerek Kuzeybatı Anadolu kıyılarına yerleşen Aioller tarafından kurulmuştur. Herodotos’un aktardığına göre, Aiollerin Aiolis Bölgesi’nde kurduğu 12 kentten biri olan olan Antik kentte bulunan sikkelerin üzerinde şehrin simgesi olan karakeçi tasviri sıkça karşımıza çıkar.Ayrıca güzel bölgemiz Ege’nin adının da yine Herodot’un yazdıklarına göre, Aigai, Aegaea, Ai- gaion’dan geldiği sanılmaktadır. Aigai’ın M.Ö. 3. yüzyılda kurulan Bergama Krallığına bağlanması şehir için bir dönüm noktası olmuştur. Bergama Krallığı’nın kurucusu Philetariuos’un desteğini arkasına alan şehir adeta yeniden kurulmuş, en görkemli dönemini yaşamıştır. Akropol’e yaklaşık üç km mesafede bulunan ve M.Ö. 48 yılında Prokonsül Servillius İsauricus tarafından yaptırılan Apollon Khesterios tapınağı aynı zamanda şehrin en büyük tapınağıdır.
Kazı çalışmalarında yaşadığımız en büyük güçlüklerden biri de emekçi kardeşlerimizle birlikte ortaya çıkarılan heykellerin kaleden aşağı indirilmesiydi. Güneşin ilk ışıkları ile kazı alanına yolculuk başlar ve öğlen yemeği ve dinlenme sonrasında çalışma bütün gün sürerdi. İklimin ve çevre özelliklerinin neden olduğu zor yaşam koşullarını, kızgın güneşin altında çalışmak, tozlu ortam, haşerelerle mücadele daha da zorlaştırırdı. Tüm bu zorluklara rağmen, insanlık tarihinin bilinmeyen bir yönünü aydınlatmaktan duyulan heyecan, bilinmeyeni keşfetmenin verdiği zevk, tüm bu engelleri aşmamıza yardımcı olurdu.
Arkeolojik kazılar, insanlık tarihinin arşivlerine yapılan uzun ve engebeli bir yolculuktur. Her yeni kazıyla birlikte o geçmişe yönelik bir parça daha gün yüzüne çıkmaktadır. Bizler medeniyetlerin beşiği olan Anadolu’da yaşama şansına sahip olduğumuz için çok şanslıyız ama bu aynı zamanda büyük bir sorumluluk da demektir.
Toplum olarak tarihsel miraslarımızın korunması ve gelecek kuşaklara taşınması konusunda gerekli duyarlılığı ve özveriyi göstermeliyiz . Gelecek kuşaklara ören yerlerimizin ve buradaki tarihi ve kültürel eserlerin taş yığını ve çanak çömlek olmadığını öğretmeli, onları araştırmaya ve incelemeye yönlendirmeliyiz.
Unutmayalım ki, tarihini bilmeyen tekerrür etmeye mahkûmdur ve geleceğe yön veremez.

İLK CEP TELEFONU

İLK CEP TELEFONU
1983’te kullanıma giren İlk cep telefonu modeli olan Motorola DynaTAC, o günün parasıyla 3,995$’dan satılıyordu. Ağırlığı yaklaşık 1 kg olan Motorola DynaTAC, 10 saatte şarj ediliyordu ve pili sadece 20 dakika dayanıyordu.
(Görsel, Motorola başkan yardımcısı John F. Mitchell’ın firmanın yeni ürününü tanıtırken çekilmiştir.)

BAŞKA BİR GEZEGEN: BROMO YANARDAĞI
Bu resimler Kızıl Gezegen Mars’a değil
Bromo Yanardağı’na ait.
Java Adası’nın güneyinde, dünyaca ünlü Tengger Semeru Ulusal Parkı(Endonezya) içinde yer alan Bromo, 2.329 metre yüksekliğe sahiptir.Bromo Yanardağı’nın 2010 yılındaki patlaması sonucu lavlar 700 metreye kadar yükselmişti. Geçirdiği bir hareketlilik sonrasında tepesi yok olan Bromo Dağı, büyük bir krater halini aldı ve yanardağ düzenli olarak patlamaya devam etmektedir. Ana kraterin ağzı 10 kilometre genişliğinde olan Bromo Yanardağı Endonezya’daki Hindular, özellikle de, Tenggerese Hindusu için büyük bir haç merkezidir.

3.000 Yıllık Erciş Üzümü

3.000 Yıllık Erciş Üzümü
Üzüm ve bağcılık kültürü, Anadolu ve Van yöresi için çok büyük öneme ve uzun bir geçmişe sahiptir. Urartu Uygarlığı, taş işlemeciliğinin yanı sıra yetiştirmiş oldukları üzüm ve şaraplarıyla da tanınmışlardı; Urartu Krallğı’nın M.Ö. 600–900 yılları arasında yörede çok sayıda üzüm bağı kurdukları bilinmektedir. Karataşlar Mevkii’nde bulunan ve çivi yazısıyla yazılmış 3.000 yıllık bir yazıtta Urartu Kralı Menua üzüm bağlarını talan edenlere şöyle beddua etmektedir:
“Her kim ki bu asmalara zarar verirse, Tanrı Haldi, Tanrı Teişeba, Tanrı Şevini ve bütün tanrılar onu güneş altında kavursun.” Bu köklü gelenek binlerce yıldır devam etmektedir. Gevaş İlçesi’nin sınırları içerisinde bulunan Akdamar Adası‘ nda M.S.915-921 yılları arasında inşa edilmiş olan ünlü kilisenin dış duvarlarının alt ve üst kesimleri, asma sarmaşığından oluşan kuşaklarla sarılıdır.
Bu arada, dünyanın en ünlü şaraplarının yapıldığı Fransa’nın Lyon ve Nis şehirlerinde bulunan üzüm bağlarının da yine Erciş’ten götürülen ve buralarda yetiştirilen üzüm köklerinden elde edildiği yapılan araştırma ve incelemelerle ortaya konmuştur.

EN KAFA KARIŞTIRICI MEZOPOTAMYA BELGESİ”SÜMER YILDIZ HARİTASI

“EN KAFA KARIŞTIRICI MEZOPOTAMYA BELGESİ”
SÜMER YILDIZ HARİTASI
Yazan: Osman Kürşat SERTTÜRK
Asur, Sümer ve Babil uygarlıklarının yaşadığı yer olan Mezopotamya’da modern astronominin temelleri atılmıştır. Sümerlerin astrolojiyle bağlantılı bir dinleri olduğundan Ziggurat adını verdikleri tapınakların en üst katında yıldızları gözlemlemişlerdi. Irak Ninova’daki Asurbanipal kütüphanesinde ele geçen bu tablet de bu anlayışın bir ürünüdür. Bir Sümer tabletinin Asur kopyası olarak kabul edilen ve MÖ. 700 civarına tarihlenen bu disk, bulunduğu günden beri bilim dünyasının ilgi odağı olmuş, uzun bir süre sırrının çözülmesini beklemiştir; Bu yüzden de “en kafa karıştırıcı Mezopotamya belgesi” olarak nitelendirilmiştir. Ne yazık ki bu ünlü tablette bulunan gökyüzü haritasının önemli kısımları eksiktir, bunun nedeni Ninova‘ nın yağmalanması sonucu ortaya çıkan büyük yıkım ve tahribattır. „Planisphere (Gökyüzü haritası)“ olarak bilinen bu tablet aslında bir Astrolabe olup (Yunanca: ἁστρολάβον, astrolabon= “Yıldız-yakalar”) astronomi ölçümlerinde kullanılmıştır. Kullanım alanları arasında Güneş, Ay, gezegen ve yıldızın konumlarını belirlemek yer alır. Batılı kaynaklara bakarsak ilk olarak Apollonios (MÖ 240) ve Hipparkos (MÖ 150) tarafından keşfedilmiş, Batlamyus tarafından da kullanılmıştır ayrıca Philoponos’un da 6.yüzyılın ilk yarısında bu aletten bahsettiğini yine batılı kaynaklardan biliyoruz. Dokuzuncu yüzyıla geldiğimizde Harran’daki büyük üniversitede Abbasi halifelerinin ilim ve kültür verdikleri önem neticesinde Astrolabe (usturlap )hakkında çeşitli eserlerin yazıldığı da bilinmektedir. Sümer örneğiyse binlerce yıl önce kullanılmış dolayısıyla bilinen ilk astronomik araç olma özelliğine sahiptir ve karmaşık Sümer astronomisinin varlığına dair olağanüstü bir kanıt oluşturmaktadır. Bu sıra dışı kil tablet bilim dünyasının dikkatine ilk defa 1880 yılında R.H.M Bosanquet ve A.H.Sayce tarafından İngiliz Kraliyet Astronomi Derneğine sunulan bir raporda sunulmuştur; Raporda kullanılan “Küresel bir yüzeyin düz bir harita olarak çıkarılmış hali” ifadesi dikkat çekicidir. Bosanquet ve Sayce’ın merakını özellikle tabletin bir parçasındaki “7 nokta” çekmiş ancak taşıdıkları teknik anlamı deşifre etmeyi başaramamışlardır. Daha bu dönemlerde kil plakanın üzerinde bulunan birçok gök cisminin adı, bunun bir astronomi eseri olduğu anlaşılmıştı. Dr. Fritz Hommel 1891 yılında bir Alman dergisinde yayınlanan yazısında Sümer tabletinin sekiz parçasından her birinin 45 derecelik açılar oluşturduğuna dikkat çekerek diskte tüm göklerin, semanın 360 derecesinin birden temsil edildiğini ve odak noktasının ise Babil semalarında bir noktayı işaret ettiğini iddia etmiştir. İngiliz arkeolog ve Asur bilimci Leonard William King (1869 –1919) British Museum’da bulunan Asur ve Babil antika eserleriyle ilgili çalışmalar yaparken 1912 yılında sekiz parçaya bölünmüş olan bu diskin titiz bir çalışma sonucu kopyasını çıkarmıştır. King, zamanının ünlü bir Asur araştırmacısıydı ve Hammurabi’nin yazıt ve mektuplarını da 3 cilt halinde İngilizceye çevirmiştir. Tablet üzerinde yaptığı çalışmalar sırasında tabletin üzerindeki birtakım geometrik motiflerin daha önce görülmediğini, bilinen şekillerin haricinde örneğin daha önceki kadim dönemlerde olmadığı anlaşılan geometrik- matematiksel elipsin ne anlama geldiğini çözememiştir. Ünlü Önasya arkeoloğu ve Asur bilimcisi Alman Ernst F. Weidner de tableti incelemiş ancak o da işin içinden çıkamamıştır; Weidner, en azından çeşitli kısımlar içine yazılmış, anlam ve kullanım amaçları açık olmayan geometrik şekiller sayesinde yıldız ve gezegen adlarının tespitini yapmayı başarmış, birbirine 45 derece açıyla uzanan ve Asur dilinde tekrarlanan bir dizi heceden oluşan çizgiler karşısındaysa çaresiz kalmıştır. Belki bu dönemde tablette yazılanların Asurca sözcük işaretleri olarak değil de Sümerce sözcük-heceleri olarak okunması gerektiği bilinseydi tamamen farklı bir anlam kazanacağı için bir çözüm yolu da bulunabilirdi. Ancak 20. yüzyılın başlarında bir tabletin Sümerce‘ den Asurca‘ ya kopyalandığının tahmin edilmesi henüz zordu. Asurca sözcük işaretleri olarak değil de Sümerce sözcük heceleri olarak okunması gerektiği ve bu sayede anlamsız görünen hecelerin tamamen farklı bir mana kazandığı daha sonraları anlaşılmıştır zira tabletin daha eski bir Sümer orijinalinin Asur dönemi kopyası olduğu kesin olarak ortaya çıkmıştı. Örneğin: Na na na na a na a na nu (aşağı inen hat boyunca) Şa şa şa şa şa şa ( dairenin çevresi boyunca) Şam şam bu bur kur (yatay hat boyunca)
Tabletin, Mezopotamya’nın MÖ 3123 yıllarındaki gökyüzü konumuyla eşleşiyor olması, Asurlulardan çok daha eskiye dayandığını ve Sümer kökenli olduğunu ortaya koymaktadır ki, yapılan bilgisayar analizi de bu sonucu desteklemektedir. Yapılan çalışmalar Sümer kil tabletinin karmaşık bir astronomik çalışma olduğunu ve üzerinde bilinen takım yıldızların çizimleri olduğunu göstermiştir. Konu gizemli olunca bilimsel araştırmaların yanında spekülatif ve bilim dünyasını şaşırtıcı nitelikte görüşlerin de ortaya atılması kaçınılmazdır. Yazının sonunda da bunlardan birine değinelim: Alcuin Academics tarafından 2008 yılında yayınlanan “A Sumerian Observation of the Köfels Impact Event” adlı kitapta yazarları Alan Bond ve Mark Hempsell adlı yazarlar, çivi yazılı bu ünlü tableti (yeniden) ele alarak Sümer tabletinde bir Asteroit’ ten bahsedildiğini ve bunun “Köfel- etkisi” ne sebebiyet verdiği ortaya atmışlardır. [ Konuya ilgi duyan kişiler Wikipedia’ da “Der Köfels-Impakt / Von Tirol nach Sodom und Gomorra” adlı yazıyı okuyabilirler.] Aynı Wikipedia yazısında söz konusu çarpmanın 2015 yılında yayınlanan bir rapora göre yerleri lokalize edilen Sodom ve Gomora’nın da yıkılmasında etkili olduğu ifade edilmektedir. Yazarların görüşüne göre söz konusu asteroit MÖ 3100 civarında Avusturya bulunan Köfel’e çarpmış ve burada bulunan dev toprak kaymasına neden olmuştur. Alan Bond ve Mark Hempsell söz konusu meteor çarpmasının Sümerler tarafından gözlemlendiğini ifade etmektedirler.

ÜNLÜ LEDA VE KUĞU FRESKİ’NİN BULUNMA ANI

ÜNLÜ LEDA VE KUĞU FRESKİ’NİN BULUNMA ANI
Bir arkeolog için bundan daha güzel ve heyecan verici bir an olamaz herhalde.
İtalya’nın Pompei şehrinde çalışan arkeologların kazılar sırasında keşfettikleri ünlü Roma freskinin ortaya çıkarılma anı bu şekilde fotoğraflamıştır. Leda’nın freske bakan insanlara bakıyor halde tasvir edilmesi ve sahnenin belirgin bir duygusallık içermesi duvar resminin oldukça özel olduğunun kanıtıdır. Antik şehir merkezinde bulunan freskin dönemin zenginlerinden birine ait evin yatak odasını süslemek amacıyla yapıldığı düşünülmektedir. Vezüv, M.Ö. 1’inci yüzyılda patlamış ve Pompei lavlar altında kalmıştı. Bu freskin keşfedildiği yer olan Via del Vesuvio’daki “Regio V” adlı bölgede ayrıca çok sayıda duvar resmi de bulunmuştur. Freskteki Leda ve Kuğu tasviri Yunan mitolojisine bir göndermedir. Zeus’un kuğu kılığına girerek Sparta Kraliçesi Leda’yı baştan çıkardığı aşk sahnesi, taşıdığı erotik sembol ve metaforlarla görsel sanatlarda sıkça konu olarak seçilmiştir. M. Ö. II. yüzyıl ile M. S. I. yüzyıl arasındaki döneme tarihlendirilen fresk, ev dekorasyonu olarak kullanılmış olup Pompei fresklerinde sıkça görülen doğa, mitolojik olaylar, gündelik hayat, natürmort ve portre resimleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. Yunan mitolojisine göre, Leda, Etolia kralı Thestios’un kızıydı, Sparta kralı Tyndaros ile evlenince Sparta kraliçesi olmuştur. Leda’ya gönlünü kaptıran Zeus, karısı Hera şüphelenmesin diye ona bir kuğu şeklinde yanaşır ve onunla birlikte olur. Leda aynı gece kocası Tyndaros’la da yatmıştır. Leda daha sonra doğum yapar ve iki yumurtanın her birinden iki çocuk çıkar: İlk yumurtadan Zeus’un çocukları Helena ile Polydeukes diğerinden ise diğerinden Tyndaros’un çocukları Kastor’la Klytaimestra dünyaya gelir. Zeus’un oğlu ile Tyndaros’un oğlu her zaman omuz omuza mücedele ederek kardeşlik ve dostluğun simgesi haline gelmişlerdir. Dioskur’lar adıyla pek çok efsanede karşımıza çıkarlar, ancak daha önce başlarına gelen talihsiz bir oyunda öldükleri için Troya Savaşı’na katılamazlar. Zeus, birbirimizden asla ayrılmayan bu iki kardeşi gökyüzüne, yıldızların arasına yerleştirir. Dioskurlar aynı zamanda astrolojide de İkizler Burcu’nun temsilcisi olarak karşımıza çıkar ve yine Yunan mitolojisine göre, gemicilere yol gösteren şafak yıldızı ve kutup yıldızı olarak gözyüzünde belirirlerdi. Zeus ve Leda’nın güzel kızı Helena’ya da ayrı bir parantez açmak gerekir; O dönemde dünyanın en güzel kadınıydı, onu mitolojide Sparta Kralı Menelaos’un karısı olarak , Akha’larla Troya’lıları karşı karşıya getiren ve on yıl süren acı savaşın baş kahramanı olarak tanıyoruz. Troya savaşı Helena yüzünden çıkmıştır. Troya kralı Priamos’un oğlu Paris, Afrodit’in yardımıyla Sparta’ya gider, Helen’i kaçırır, prensi olduğu Troya şehrine geri döner. Bunu hazmedemeyen gururlu Menelaos, Akha ordularını toplayarak Troya’ya savaş açar.
Freski bu bilgiler ışığında değerlendirdiğimizde önemi daha da belirginlik kazanır: Yunan mitolojisine göre, dünyanın kaderinin çizildiği o gecenin hikayesi ve çekim gücü erotizm güzellik ve trajediyi kavramlarıyla birleştirmektedir. Kuğunun baştan çıkarıcılığı 16. yüzyılda rönesans sanatının en dikkat çeken temalarından biri olması da bu yüzdendir. Rönesans’ın en bilinen Leda ve Zeus’u Leonardo da Vinci imzalıdır, ancak 1510 tarihli bu resmin orjinali kaybolmuştur. Rönesans’ın bir diğer ustası Michelangelo’nun 1530’da yaptığı „Leda ve Kuğu“sunda ise sanatçı sahneyi şehveti gözler önüne serecek şekilde ele almıştır. Resmin ilginç tarafı ise, Leda’nın maskulen vucüt hatlarıyla resmedilmiş olmasıdır, bu özellik Michelangelo’nun çoğu eserinde karşımıza çıkar ve onun erkek bedenine duyduğu hayranlığın bir kanıtı şeklinde yorumlanmasına yol açmıştır. Kuğu simgesini Correggio da ele almıştır ancak o farklı bir bakış açısıyla yorumlamıştır. Burada Leda, yüzündeki gülümsemesiyle resmin odak noktası olmuş, etrafında çocuklar ve başka kuğularla oynayan genç kızlarla birlikte resmedilerek tema adeta bir aile portresi olarak ele alınmıştır.