PERGE EKOLÜNÜN EN ÇARPICI ÖRNEĞİ : “DANSÖZ HEYKELİ”

PERGE EKOLÜNÜN EN ÇARPICI ÖRNEĞİ : “DANSÖZ HEYKELİ”
Perge antik kentinde, güney Roma Hamamı’nın olduğu bölgede yapılan kazılarında bulunan bu eşsiz heykel sergilediği dönüş hareketi nedeniyle “Dansöz Heykeli” olarak adlandırılmıştır. MS 2’nci yüzyıla tarihlendirilen Dansöz Heykeli 2 metre 25 santimetre boyunda olup 103 parçanın birbirine eklenmesiyle ayağa kaldırılmıştır ve Antalya Müzesi’nde sergilenmektedir. Figür, üzerinde Chiton olarak adlandırılan bir giysi taşımaktadır. Heykeli yapan sanatçı, figürün şiddetli dönüş hareketini ve vücut kıvrımlarını tüm gerçekçiliğiyle yansıtmayı başarmıştır.Yüz hatlarıysa hala tanrısal bir ifadeye sahiptir ki bu da onun Roma heykellerinden ayrılmasını sağlamaktadır. Chiton üzerinde Romalıların Pallium olarak adlandırdıkları Himation (Eski yunanca ἱμάτιον) yani manto taşıyan Dansöz Heykeli’ nin taşıdığı giysinin uçlarının öne doğru dalgalanmasıyla vücudun dönme hareketi daha da belirgin hale getirilmiştir ki bu harekete dayanarak figüre ‚Dansöz Heykeli‘ adı verilmiştir. Heykeli eşsiz kılan en önemli özelliğiyse vücudunun çıplak kısımlarında beyaz mermer, giysili alanları ve saçlarında ise daha koyu, siyahımsı bir mermer kullanılmış olmasıdır. Bu heykel dışında, iki farklı mermer türünün tek bir heykelde kullanıldığı örnekler sadece Roma imparatorlarının büstlerinde karşımıza çıkmaktadır. Yontunun irili ufaklı bölümleri “ayrı ayrı işlenip birbirine monte edilmek suretiyle heykel tamamlanmıştır. İşçiliği böylesine zor bir heykelin yapılması Perge’nin bir ekol olduğunun en büyük kanıtıdır. Mermerin ince işlenmesi ve iki veya daha fazla çeşitte mermerin tek bir eserde kullanılması Anadolulu yontu ustalarının heykel sanatına kazandırdığı bir yöntem olup Rönesans Dönemi’nde doruk noktasına ulaşmıştır.

DOĞU (PERS) VE BATI (YUNAN-ROMA) KÜLTÜRLERİNİN SENTEZİNİ AMAÇLAYAN I. ANTİOCHOS VE ARSEMİA KABARTMASI Kendini tanrı katında gören Kral I. Antiochos’la (İÖ 69 ila yaklaşık 36 arası) Herakles’in tokalaşma sahnesinin yer aldığı ünlü Arsemia kabartmasında kral, başındaki tacıyla birlikte yarı tanrı Herakles’ten daha uzun ve daha güçlü tasvir edilmiştir. I. Antiochos, sivri uçlu kral tacıyla Herakles ise sakalı ve elindeki sopasıyla bilinir. Kral I.Antiochos, gücün ve zenginliğin simgesi olan pelerin ve süslü bir kıyafetle tasvir edilmiştir. Antiochos’un elinin tokalaşırken Herakles’ten üstte durması da egonun açık bir ifadesidir. I.Antiochos Kommagene’nin en önemli kralıdır; Yeni bir din kurmayı planlayan, Yunan dini ile Doğulu Pers dinini birleştirmeyi amaçlayan I.Antiochos böylece bir dünya dini yaratarak bu dinin buradan tüm dünyaya yayılmasını sağlayacaktı. Nemrut Dağı da yeni dünya dininin merkezi olacaktı. Kendisi de bu sayede tüm dünyaya hükmedecek ve ölümsüzlüğe kavuşacaktır. Bu tanrılar arasında İran’dan gelen Mithras çok önemli bir tanrıydı, zaten Kralın babası da onun adını taşımaktadır. Kendisini tanrı ilan eden I.Antiochos‘ un batı ve doğu kültürlerini sentezleme girişimi politik yaşama ve sanat eserlerine de yansımıştır. Tokalaşma rölyefi gerek ikonografik gerekse stilistik özellikleriyle bu dünya görüşünün sanata yansımış halidir. Kommanege Krallığı’nın ismi ‚genler topluluğu‘ manasına gelir. Fırat nehri üzerinde Samsat (Samasota) kentinde M.Ö 163 yılında kurulan krallık, MS 72 yıllarında tamamen ortadan kalkmıştır. Yunan ve Pers uygarlıklarının birleştirildiği Kommagene Krallığı’nın resmi dili Grekçe olmasına rağmen içinde yaşayan halklardan dolayı Ermenice, Süryanice ve eski İran dili de konuşulmaktaydı. Yunan ve Pers tanrıları arasinda İran’dan gelen Mithras’ın ayrı bir önemi vardı, kralın babası da zaten onun adını taşımaktaydı. Antiochus’un atası Arsames tarafından kurulan Arsemia antik kentiyse Kommagene krallarının yazlık olarak kullandığı bir merkezdi. Burada ayrıca Kommagene Krallığı’nı zirveye taşıyan I. Antiochus’un babası I. Mithridates‘e ait bir mezar bulunmaktadır; I.Antiochos bu mezarın üzerine Arsemia ve Kommagene tarihine ışık tutan ve Anadolu’nun en büyük Grekçe kitabesi olarak bilinen bir yazıt koydurmuştur. Yazıtlarda Antiochos’un anne tarafından Büyük İskender’den (Yunan-Makedonya), baba tarafından da Darieos’dan (Pers) geldiği yazılıdır. I.Antiochos, atalarından gelen etnik farklılığı birleştirmeyi kendine amaç edinmiştir. Bunun sanat eserlerine de yansıması kaçınılmazdır; Tanrı heykellerinin yüzü doğuya ve batıya çevrilirken isimleri de Grekçe ve Pers dilinde yazılmıştır…

EN KAFA KARIŞTIRICI MEZOPOTAMYA BELGESİ”SÜMER YILDIZ HARİTASI

“EN KAFA KARIŞTIRICI MEZOPOTAMYA BELGESİ”
SÜMER YILDIZ HARİTASI
Yazan: Osman Kürşat SERTTÜRK
Asur, Sümer ve Babil uygarlıklarının yaşadığı yer olan Mezopotamya’da modern astronominin temelleri atılmıştır. Sümerlerin astrolojiyle bağlantılı bir dinleri olduğundan Ziggurat adını verdikleri tapınakların en üst katında yıldızları gözlemlemişlerdi. Irak Ninova’daki Asurbanipal kütüphanesinde ele geçen bu tablet de bu anlayışın bir ürünüdür. Bir Sümer tabletinin Asur kopyası olarak kabul edilen ve MÖ. 700 civarına tarihlenen bu disk, bulunduğu günden beri bilim dünyasının ilgi odağı olmuş, uzun bir süre sırrının çözülmesini beklemiştir; Bu yüzden de “en kafa karıştırıcı Mezopotamya belgesi” olarak nitelendirilmiştir. Ne yazık ki bu ünlü tablette bulunan gökyüzü haritasının önemli kısımları eksiktir, bunun nedeni Ninova‘ nın yağmalanması sonucu ortaya çıkan büyük yıkım ve tahribattır. „Planisphere (Gökyüzü haritası)“ olarak bilinen bu tablet aslında bir Astrolabe olup (Yunanca: ἁστρολάβον, astrolabon= “Yıldız-yakalar”) astronomi ölçümlerinde kullanılmıştır. Kullanım alanları arasında Güneş, Ay, gezegen ve yıldızın konumlarını belirlemek yer alır. Batılı kaynaklara bakarsak ilk olarak Apollonios (MÖ 240) ve Hipparkos (MÖ 150) tarafından keşfedilmiş, Batlamyus tarafından da kullanılmıştır ayrıca Philoponos’un da 6.yüzyılın ilk yarısında bu aletten bahsettiğini yine batılı kaynaklardan biliyoruz. Dokuzuncu yüzyıla geldiğimizde Harran’daki büyük üniversitede Abbasi halifelerinin ilim ve kültür verdikleri önem neticesinde Astrolabe (usturlap )hakkında çeşitli eserlerin yazıldığı da bilinmektedir. Sümer örneğiyse binlerce yıl önce kullanılmış dolayısıyla bilinen ilk astronomik araç olma özelliğine sahiptir ve karmaşık Sümer astronomisinin varlığına dair olağanüstü bir kanıt oluşturmaktadır. Bu sıra dışı kil tablet bilim dünyasının dikkatine ilk defa 1880 yılında R.H.M Bosanquet ve A.H.Sayce tarafından İngiliz Kraliyet Astronomi Derneğine sunulan bir raporda sunulmuştur; Raporda kullanılan “Küresel bir yüzeyin düz bir harita olarak çıkarılmış hali” ifadesi dikkat çekicidir. Bosanquet ve Sayce’ın merakını özellikle tabletin bir parçasındaki “7 nokta” çekmiş ancak taşıdıkları teknik anlamı deşifre etmeyi başaramamışlardır. Daha bu dönemlerde kil plakanın üzerinde bulunan birçok gök cisminin adı, bunun bir astronomi eseri olduğu anlaşılmıştı. Dr. Fritz Hommel 1891 yılında bir Alman dergisinde yayınlanan yazısında Sümer tabletinin sekiz parçasından her birinin 45 derecelik açılar oluşturduğuna dikkat çekerek diskte tüm göklerin, semanın 360 derecesinin birden temsil edildiğini ve odak noktasının ise Babil semalarında bir noktayı işaret ettiğini iddia etmiştir. İngiliz arkeolog ve Asur bilimci Leonard William King (1869 –1919) British Museum’da bulunan Asur ve Babil antika eserleriyle ilgili çalışmalar yaparken 1912 yılında sekiz parçaya bölünmüş olan bu diskin titiz bir çalışma sonucu kopyasını çıkarmıştır. King, zamanının ünlü bir Asur araştırmacısıydı ve Hammurabi’nin yazıt ve mektuplarını da 3 cilt halinde İngilizceye çevirmiştir. Tablet üzerinde yaptığı çalışmalar sırasında tabletin üzerindeki birtakım geometrik motiflerin daha önce görülmediğini, bilinen şekillerin haricinde örneğin daha önceki kadim dönemlerde olmadığı anlaşılan geometrik- matematiksel elipsin ne anlama geldiğini çözememiştir. Ünlü Önasya arkeoloğu ve Asur bilimcisi Alman Ernst F. Weidner de tableti incelemiş ancak o da işin içinden çıkamamıştır; Weidner, en azından çeşitli kısımlar içine yazılmış, anlam ve kullanım amaçları açık olmayan geometrik şekiller sayesinde yıldız ve gezegen adlarının tespitini yapmayı başarmış, birbirine 45 derece açıyla uzanan ve Asur dilinde tekrarlanan bir dizi heceden oluşan çizgiler karşısındaysa çaresiz kalmıştır. Belki bu dönemde tablette yazılanların Asurca sözcük işaretleri olarak değil de Sümerce sözcük-heceleri olarak okunması gerektiği bilinseydi tamamen farklı bir anlam kazanacağı için bir çözüm yolu da bulunabilirdi. Ancak 20. yüzyılın başlarında bir tabletin Sümerce‘ den Asurca‘ ya kopyalandığının tahmin edilmesi henüz zordu. Asurca sözcük işaretleri olarak değil de Sümerce sözcük heceleri olarak okunması gerektiği ve bu sayede anlamsız görünen hecelerin tamamen farklı bir mana kazandığı daha sonraları anlaşılmıştır zira tabletin daha eski bir Sümer orijinalinin Asur dönemi kopyası olduğu kesin olarak ortaya çıkmıştı. Örneğin: Na na na na a na a na nu (aşağı inen hat boyunca) Şa şa şa şa şa şa ( dairenin çevresi boyunca) Şam şam bu bur kur (yatay hat boyunca)
Tabletin, Mezopotamya’nın MÖ 3123 yıllarındaki gökyüzü konumuyla eşleşiyor olması, Asurlulardan çok daha eskiye dayandığını ve Sümer kökenli olduğunu ortaya koymaktadır ki, yapılan bilgisayar analizi de bu sonucu desteklemektedir. Yapılan çalışmalar Sümer kil tabletinin karmaşık bir astronomik çalışma olduğunu ve üzerinde bilinen takım yıldızların çizimleri olduğunu göstermiştir. Konu gizemli olunca bilimsel araştırmaların yanında spekülatif ve bilim dünyasını şaşırtıcı nitelikte görüşlerin de ortaya atılması kaçınılmazdır. Yazının sonunda da bunlardan birine değinelim: Alcuin Academics tarafından 2008 yılında yayınlanan “A Sumerian Observation of the Köfels Impact Event” adlı kitapta yazarları Alan Bond ve Mark Hempsell adlı yazarlar, çivi yazılı bu ünlü tableti (yeniden) ele alarak Sümer tabletinde bir Asteroit’ ten bahsedildiğini ve bunun “Köfel- etkisi” ne sebebiyet verdiği ortaya atmışlardır. [ Konuya ilgi duyan kişiler Wikipedia’ da “Der Köfels-Impakt / Von Tirol nach Sodom und Gomorra” adlı yazıyı okuyabilirler.] Aynı Wikipedia yazısında söz konusu çarpmanın 2015 yılında yayınlanan bir rapora göre yerleri lokalize edilen Sodom ve Gomora’nın da yıkılmasında etkili olduğu ifade edilmektedir. Yazarların görüşüne göre söz konusu asteroit MÖ 3100 civarında Avusturya bulunan Köfel’e çarpmış ve burada bulunan dev toprak kaymasına neden olmuştur. Alan Bond ve Mark Hempsell söz konusu meteor çarpmasının Sümerler tarafından gözlemlendiğini ifade etmektedirler.

LUKUYANUS ANITIAT YARIŞLARI KURALLARINI ANLATAN EN ESKİ YAZIT

LUKUYANUS ANITI
AT YARIŞLARI KURALLARINI ANLATAN EN ESKİ YAZIT
İlk düzenli at yarışları 17. yüzyılda İngiltere Kralı II. Charles döneminde yapılmıştı.Hititler, Asurlular, Romalılar ve Mısırlıların at yarışları düzenlediğini kaynaklardan biliyoruz. Örneğin Homeros, MÖ 9. ya da 8. yüzyılda yazdığı İlyada adlı eserinde atlı araba yarışlarından söz etmektedir. Ancak at
yarışlarının kurallarını anlatan en eski kitabe Anadolu topraklarında bulunmaktadır: Lukuyanus Anıtı.
Konya’nın Beyşehir ilçesi, Hitit, Bizans ve Roma döneminden kalma çok sayıda anıt ve esere ev sahipliği yapmaktadır. Hititlerin en önemli merkezlerinden biri olarak bilinen bölgede dikkat çeken tarihi eserlerden biri de kaya üzerine oyulmuş at kabartmasıyla ünlü Lukuyanus Anıtı“ dır. Yörede “Atkaya” ismiyle bilinen anıtın çevresinde at yarışlarının düzenlediği bir hipodrom bulunmaktaydı. Lukuyanus anıtıysa Romalı genç bir binicinin anısına yapılmıştı. Roma dönemine tarihlenen anıttan burada at yarışlarının yapıldığını ve at yetiştirildiğini anlıyoruz. At kabartmasının yanındaysa mezar odası bulunmaktadır. Burada yer alan bir yazıtta ‘Savaşçı Lukuyanus, evlenmeden öldü. Kahramanımız’ denilmektedir; Roma’da, evlilik çok önemli bir
müesseseydi ve özellikle genç ve bekar bir binicinin ölümü, öyle anlaşılıyor ki, büyük üzüntü yaramıştı. At kabartmasının altındaki kaya üzerinde ise 2000 yıllık Grekçe bir yazıt bulunmaktadır ve bu yazıt AT YARIŞLARI KURALLARINI ANLATAN EN ESKİ KİTABE OLARAK literatüre geçmiştir. Kitabede yer alan at yarışı kuralları şunlar: – Bir at birinci olduysa başka yarışlara katılamaz. – Atın sahibi de yarışmada atı birinci olduysa ikinci atı katılamaz. Atın kendisi katılamadığı gibi sahibinin ikinci atı da katılamaz.
Yazıtta çok önemli evrensel bir mesaj dile getirilmektedir: Bir atın yada binicinin „şu kadar kupa kazandı“ diye sevinmesi değil, aksine ‘ben birinciliği tattım, diğer yarışçılar ve atları da kazanmalı’ düşüncesinden hareketle diğerlerine de kazanma şansı verilmesi, spor kuralları ve yarışın yapılış şeklini belirleyen temel unsurun centilmenlik üzerine kurulmuş olmasıdır. At yarışlarından bahseden tarihi kaynaklar elbette mevcut ancak Lukuyanus Anıtı’ndaki yazıtın özelliği at yarışlarının kurallarını aktaran en eski yazıt olmasıdır.
Yazılan kurallar çerçevesinde bir atın birinci olması durumunda başka yarışlara katılamaması veya birinci olan at sahibinin yarışmada 2. bir atı varsa onun da yarışlara dahil olamaması o dönem yarışmaların centilmenlik kuralları çerçevesinde gerçekleştiğini açıkça gözler önüne sermektedir.

ANADOLU ARKEOLOJİSİNİN ÜNİK YAPILARINDAN BİRİ: DELİKKEMER

ANADOLU ARKEOLOJİSİNİN ÜNİK YAPILARINDAN BİRİ:
DELİKKEMER
Likya uygarlığının başkenti olan Patara antik kentinin su ihtiyacını karşılamak üzere inşa edilen Delikkemer, HİDROLOJİ MÜHENDİSLİĞİ AÇISINDAN Roma İmparatorluğu’nun Anadolu’daki en özgün tarihi yapılarından biridir. Akbel’deki doğal kaynaktan Patara antik kentine su getiren sistemin bir parçası olan kemer, birbirine geçen devasa kaya bloklarından meydana gelmektedir. Su yolunun bir bölümünde yer alan ve başlı başına bir mühendislik harikası olarak kabul edilen anıtsal Delikkemer, yüksek tepelerin üzerinden hafif bir bükülmeyle gelmekte ve üzerindeki delikli kübik taşların fiziksel mekanik özelliği sayesinde taşıdığı suyu bu tepelerden kolayca aşırabilmektedir. Kübik taş boruların birbirine geçip iyi tutunmaları için özel olarak tasarlanmış bu yapı, örneğin tahribat olması durumunda kolayca değişme imkanı sağlıyordu. Kemerin su sızdırmasını engellemek içinse sarımsı bir harç ile ara bağlantılar kapatılmıştı. Üzerinde bulunan iki yazıt nedeniyle Roma İmparatorluk Dönemi’nin başlarına tarihlenen Delikkemer’in inşasının İmparator Claudius’un Likya Eyaleti Valisi Vilius Flaccus döneminde başladığı (MS 48-50) , ancak inşaatı tamamlayanın ondan sonraki vali Eprius Marcellus (MS 50-55) olduğu öğrenilmektedir.
Patara antik kenti, İ.Ö.13’üncü yüzyıla ait Hitit metinlerinde “Patar” olarak geçmektedir. Xanthos Vadisi’nde denize açılabilecek tek yer olması nedeniyle tarih boyunca önemli kent olma özelliğini her çağda devam ettiren Patara’nın yazıt ve sikkelerde Likya dilindeki adı Patara olarak geçmektedir. Apollon’un önemli bir kehanet merkezi olarak ün yapmış olan Patara aynı zamanda Anadolu’dan Roma’ya nakledilen tahılların depolandığı ve saklandığı bir limandır. İ.Ö. 3’üncü yüzyılda Ptolemaios egemenliğine girmesiyle Likya’nın lider kenti durumuna gelen Patara, İ.Ö. 2’nci yüzyılın başında Likya’nın Seleukos Krallığı tarafından kontrol edilmeye başlamasıyla Likya’nın başkenti olmuş, özellikle de, Roma’ya karşı özerkliğini ve Rhodos’a karşı da bağımsızlığını kazandığı İ.Ö.167/168 tarihinden itibaren bu durum resmileşmiştir. Patara bu tarihten sonra artık Likya Birliğinin başkenti olmuştur. Roma egemenliğine geçtikten sonra da önemini yitirmeyen Patara, Roma valiliklerinin adli işlerini gördüğü bir merkez olmuş, bunun yanısıra Roma’nın doğu eyaletleriyle bağlantısını kurduğu bir deniz üssü olarak da önemini mahafaza etmiştir.
„NOEL BABA “ olarak anılan Saint Nicholaos, Pataralıdır. Ayrıca Aziz Paulus Roma’ya gitmek için Patara’dan gemiye binmiştir. İmparator Konstantin’in başkanlık ettiği İ.S. 325’teki İznik konsülünde Lykia’nın tek imza yetkilisi Piskopos Eudemos’un Patara Piskoposu oluşu da kentin bu devirde halen gözde oluşunun kanıtıdır.

TARİHTEKI İLK YAZILI TARIM ANITI: İVRİZ KAYA KABARTMASI

TARİHTEKI İLK YAZILI TARIM ANITI: İVRİZ KAYA KABARTMASI
Tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapan Anadolu toprakları, arkeolojik açıdan büyük bir zenginliğe sahiptir. Bunlardan biri de Konya Ereğli‘ de bulunan ve Geç Hitit Dönemi‘ e ait meşhur İvriz kaya kabartması’dır. MÖ 8. yüzyıla tarihlenen kaya kabartması özellikle ikonografik temasıyla dikkat çekicidir. Fırtına Tanrısı Tarhundas, buğday başağı ve üzüm salkımlarıyla betimlenirken Tuwana Ülkesi’nin Rahip Kralı Warpalawas ellerini kaldırıp dua etmekte ve getirdiği bolluk ve bereket için Tarhundas’a saygısını sunmaktadır.
Luwi dilindeki hiyeroglif yazıda şöyle diyor:
Ben hâkim ve kahraman Tuvana Kralı Warpalawas. Sarayda bir prens iken bu asmaları diktim. Tarhunza onlara bolluk ve bereket versin.
Doğal bir kaya üzerine yüksek kabartma tekniği ile işlenmiş olan anıtın figürleri kabartma tekniğinde yapılırken yazıtlarsa yontularak meydana getirilmiştir. Geç Hitit sanatının en önemli yapıtlarından olan İvriz Kaya Kabartması için ısrarla „Aramileşmiş“ ifadesini kullansalar da bu görüşe katılmak mümkün değil zira anıt, Geç Hitit Sanatının geleneksel izlerini taşımaktadır.
Buğdayın atası kabul edilen ’siyez‘ (emmer) ilk olarak Karacadağ eteklerinde yetiştirilmeye başlanmıştır ki, Hititler bu sayede dünyanın en ileri medeniyetlerinden biri olmuştur. Siyez buğdayına verilen ilk isim, Hititçe bir kelime olan „zız“ ifadesidir. Ayrıca bugün Kars’ta yetiştirilen „kavılca buğdayı“ da tarihin gelişimini etkilemiş bir bitkidir. 13000 yıllık geçmişi ile genetiğini ilk günki gibi muhafaza etmeyi başaran bu buğday türü Kars ilimizin soğuk iklimine uygun olup üretiminin mutlaka yaygınlaştırılması gerekir. Türkçe’de kavılca, İngilizce’de spelt, İtalyanca’da farro ve Almanca’da da dinkel olarak bilinen bu çok özel buğday, neolitik çağlardan beri Anadolu topraklarında insanoğlunun ilk kullandığı tahıl olma özelliğine sahiptir. Günümüzde ise durum maalesef çok farklıdır, daha çok yakın bir dönemde Konya Ovası tahıl ambarıyken artık buğday, sığır, saman ve koyun yurt dışından ithal edilir hale gelmiştir.
Bu toprakları tarih öncesinden kalan antik eserlerle dolu açık hava müzesi gibi…
Tarihi ve kültürel eserlerimize sahip çıkıp korumak ve bunları gelecek nesillere aktarmak için gayret etmeliyiz.

MERMERE HAYAT VEREN HEYKELTRAŞ: ANTONİO CORRADİNİ

MERMERE HAYAT VEREN HEYKELTRAŞ: ANTONİO CORRADİNİ
“Örtülü Hakikat” ( Veiled truth) adını taşıyan bu eser Venedikli Heykeltraş Antonio Corradini’nin (1688-1752)’nin yarattığı ölümsüz eserlerden biridir. Corradini, bu eseri, Napoli’de bulunan Sansevero Kilisesi (Cappella Sansevero de’ Sangri) için yapmıştır. Napoli halkı tarafından “Pietatella” olarak adlandırılan bu kilise Barok dönemde yapılmış olup mermer heykelleriyle ünlüdür. Di Sangra ailesi tarafından 1590 yılında aile mezarı olarak yapılmış olup aynı zamanda Raimondo di Sangro’nun (1710-1771) özel kilisesiydi. Sansevero prensi tarafından18.yüzyılda restore edilmiştir. Di Sangro kilise için üç önemli eser yaptırmıştır; Bunlardan iki tanesi Giuseppe Sanmartino ve Francesco Queirolo’ ya ait olup üçüncüsü ve en ünlüsü ise Corradini’nin bu “Örtülü “Hakikat” adlı heykelidir.
Heykel, Di Sangros’un annesi Cecilia Gaetani dell’Aquila d’Aragona’ya ithat edilen bilgeliğin alegorisi olarak yorumlanmıştır. Cecilla Gaetoni, oğlu heniz 1 yaşına girmeden vefat etmişti. Heykelin vücudunu örten ince tülü inanılmaz bir yetenekle şekillendiren Antonio Corradini sadece resimle anlatılabilen nitelikleri mermerde canlandırmayı başarmıştır. Corradini’nin heykeli, yetim bir çocuğun acısını ve belki de bizlerin hiçbir zaman keşfedemeyeceği daha pek çok sırrı gizlemektedir.

HAYAT TAMİRCİSİ

Mardin’in Derik ilçesinde yaşayan ve „Hayat Tamircisi“ olarak bilinen Hasan Kızıl bugüne kadar yüzlerce canlıya kendi imkanlarıyla protez yaparak sincaptan kuzuya, kediden atmacaya onlarca cana dokundu.
Son olarak elektrik akımına kapılıp arka ayakları felç olmuş bir yavru sincaba oyuncak araba tekerleğinden mini bir yürüteç yaparak onun yeniden hareket etmesini sağlayan bu güzel yürekli insan, bu güne kadar 300 farklı hayvana bu şekilde umut olmayı başarmış.
Kendisini sakatlanmış hayvanların “hayatlarını tamir etmeye” adayan Hasan Kızıl, aynı zamanda onların “umutlarını“ da tamir ettiğini ifade ediyor.

ŞARLKEN’İN ÜNLÜ KALKANI

ŞARLKEN’İN ÜNLÜ KALKANI
Rönesans Dönemi‘ nin en ünlü zırh tasarımcılarından biri olarak kabul edilen Milanlı Filippo Negroli’nin(1510-1570) Kutsal Roma Cermen İmparatoru Şarlken(1500- 1558) diğer adıyla V.Karl için yaptığı ünlü Medusa kabartmalı kalkan.
Negroli ailesinin atölyesinde çıkan zirhlar bütün Avrupa’da tanınmaktaydı.

1529’da Viyana’yı kuşatan Kanuni Sultan Süleyman, Avusturya’ya büyük kayıplar verdirdi. Şarlken’in kardeşi Ferdinand Osmanlı akınları ile uğraşırken Alman prensleri üzerindeki otoritesini yitirdi. Şarlken, 1532’de Viyana önlerinde Kanuni Sultan Süleyman tarafından bir meydan savaşına zorlandıysa da buna yanaşmadı. Fransa üzerine akınlar düzenledi. Bu seferlerin sonuncusu da başarısızlıkla sonuçlanınca, İspanya ve Hollanda’yı oğlu Phillipe’e verdi. Avusturya’yı ise kardeşi Ferdinand’a bıraktı. Eylül 1556’da İspanya’ya gitti ve 1557’de Yuste Manastırı’na kapandı ve burada öldü. Şarlken Avrupa’da kendi egemenliği altında birleşmiş, Katolik bir imparatorluk kurmak istiyordu. Bu amaçla uzun yıllar Protestanlar ve Osmanlılarla savaştı. Ancak geniş bir alana yayılmış, farklı iktisadi, dinsel ve kültürel yapılara sahip krallıkları Katoliklik etrafında bir araya getirmeyi asla başaramadı.

Modesty

Mermer sertliği nedeniyle yontulması çok zor bir malzeme olarak bilinse de bazı sanatçıları bu bile engelleyemez.
İşte onlardan biri de İtalyan heykeltraş Giosuè Argenti (1819-1901)’dir. Milan şehrinde bulunan ünlü Accademia di Belle Arti’de yetişen İtalyan heykeltraş Giosuè Argenti’nin Modesty (1866)adlı ölümsüz eseri.