ANTİK ROMA’NIN ÖLÜM ARENASI: COLOSSEUM

“Flavianus Amfiteatrı” olarak bilinen Colosseum bir arenadır ve yapımına M.S.72 yılında İmparator Vespasianus tarafından başlanmış, oğlu Titus’da arenayı M.S. 80 yılında tamamlamıştır. Arena kelimesi aslında Latincedir ve “Kum” manasına gelir, kumun da amacı kanı gizlemektir, gerçekten de burası imparatorların hem kendilerini hem Roma halkını eğlendirmek için düzenledikleri gladyatör ve vahşi hayvan dövüşlerinin yapıldığı bir yerdi. Vespasian inşaat için gerekli olan parayı nereden bulacağını kara kara düşünürken oğlu Titus boş durmaz ve takvimler M.S. 70’i gösterirken Kudüs şehrini kuşatır. Dünyanın en güçlü ordusuna karşı Kudüs çaresizdir ve kısa bir direniş sonrası da düşer. Tapınaklar yağmalanır ve arabalar dolusu ganimet Roma’ya getirilir. Hazinelerle birlikte bu arada binlerce Yahudi de Roma’ya köle olarak getirilmiştir.
Colesseum sadece kanlı gladyatör dövüşler için değil, aynı zamanda halk gösterileri, hayvan avcılığı, infazlar, meşhur savaşların yeniden canlandırılması ve klasik mitolojiye dayanan tiyatro oyunlarının düzenlenmesi için de kullanılmıştır. Yapılan kazı çalışmalarında arenanın altında hayvanların taşındığı bir asansör sistemi bulunmuştur, öyle anlaşılıyor ki, kafese bindirilen hayvanlar daha sonra işçiler tarafından çevrilen çarklar sayesinde arenaya çıkartılıyordu. Kafes arenaya vardığında sürgüler açılıyor ve vahşi hayvanlar birden mücadeleye dahil oluyorlardı. Arenaya çıkan gladyatörler ölümcül dövüşe başlamanda önce, imparatora şöyle sesleniyorlardı: “Birazdan ölecek olanlar seni selamlıyor…”
Bir araştırmaya göre, kullanıldığı 300 yıl boyunca yaklaşık 300 bin kişi bu arenada can vermiştir. Hayvanlarla yapılan dövüşü kazanan gladyatörlere “rudis” adı verilen ve artık özgür olduklarını ifade eden tahta bir kılıç ödül olarak verilirken Rudis kazanmış ama ona rağmen dövüşlere devam eden ve başarı elde eden gladyatörlere de “ölümcül tehlikelerden savaşarak hayatta kalmayı öğretecek kadar iyi bilen kişi” anlamına gelen doctor ünvanı veriliyordu.
Arena 50 ile 75 bin kişi kapasiteli, 80 kapılı devasa bir yapıydı ayrıca iç koridorları, içerideki insanların birkaç dakikada tahliye edilmesine olanak verecek şekilde tasarlanmıştı. Colesseum baştan aşağıya kemerlerden oluşan bir yapıdır, her katta 80 tane olmak üzere 240 kemer kullanılmıştır. 88 metreye 156 metre olan dış boyutları ve 48 metreyi aşan yüksekliğiyle Colosseum, o zamana dek inşa edilmiş en büyük amfitiyatrodur. Mimarının kim olduğunu da söylemek isterdim ama adını maalesef bilmiyoruz. Titus, bir iddiaya göre, kendisinden sonra bir daha böyle ihtişamlı bir yapı yapmasın diye mimarı hayvanlara yem olarak vermiştir!
Yapı tamamlandığında 100 gün 100 gece açılış törenleri düzenlenir, açılış töreni deyince bizim aklımıza güzel şeyler gelse de o dönemde durum çok farklıydı , bu törenler kapsamında yüzlerce insanın ve binlerce hayvanın can vermesi bir seyir ve gösteri malzemesi olarak algılanmıştır.
Romalı kadınlar bu kahramanlara resmen aşıktı, onlarla bir aşk kaçamağı hayal etmeyen Romalı kadın yok gibiydi. Romalı genç kızlar yataklarının baş uçlarına gladyatörlerin adlarını kazırlarmış. Dövüşlerin hemen ardından da Romalı kadınlar, kendilerini arenaya atar, ölen gladyatörlerin kanlarından ve kasıklarından akan terlerden almaya çalışırlarmış; Güya bundan yapılan aşk iksiri erkekleri kendilerine aşık ediyordu, kanı veya teri alınan gladyatör de ne kadar güçlü ise iksirin etkisi o kadar yüksek oluyordu. Halk arasında bazı soylu kadınların bunun için büyük rüşvetler verdikleri söylentileri bile yayılmıştı.
Birbiri ardına ve bir gün de gerçekleşen dövüşler sonrası yer o kadar çok kana bulanıyordu ki temizlemek mümkün olmadığı için üzerine sürekli kum atıyorlardı. Bu gladyatör oyunları Hristiyanlığa geçildikten sonra bir süre daha devam etmiş ve aşamalı olarak sonlanmıştır.
Okuduğunuz için teşekkür ederim.

ROMA’NIN ÇILGIN PROJESİ2 BİN YIL ÖNCE DAĞI DELEN TİTUS TÜNELİ

Ülkemizin dört bir yanında paha biçilmez tarihi eserlerimiz var ve bunlar çok ama çok değerliler. Turizme de ciddi anlamda katkı sağlayan topraklarımızdaki derin tarihe sahip çıkmamız ve onlara gelecek kuşaklara taşımamız çok önemli!
İşte onlardan bir tanesi de Hatay’ın Samandağ ilçesinde bulunan Titus Kaya Tüneli’dir. Bir Roma mühendislik harikası olan Titus Tüneli’ni farklı ve benzersiz kılan en önemli özelliği esirlerin tamamen el emeğiyle, sadece çekiç ve murç yardımıyla dağı oyarak şekillendirdiği bir tünel olması ve yapımının yüz yılı aşkın sürmüş olmasıdır; Bu bağlamda Titus Tüneli, ELLE YAPILAN DÜNYANIN EN BÜYÜK TÜNELİ olma özelliğine sahiptir. Roma İmparatoru Vespesian tarafından milattan sonra 1.yüzyılda sel sularının limanı doldurmasını engellemek amacıyla bin tutsağa yaptırılan Titus Tüneli 1380 metre uzunluğunda, yaklaşık 7 metre yüksekliğinde ve 6 metre genişliğindedir ve 130 metresi dağın oyulmasıyla inşa edilmiştir.
Ferhat’ın dağları delmesi belki bir efsanesidir ama Romalı 1000 köle ve esirinki gerçektir. M.S. 69 yılında Roma İmparatoru olan Vespasian, limanı tehdit eden sel sularının yönünü değiştirmek için “Çılgın bir proje” yi hayata geçirir; İmparatorun amacı, sel sularını, limanı tehdit etmeyecek şekilde, başka bir yere akıtmaktır. Bu bağlamda kanal inşasına başlanır ve kentin kuzeybatısında, kuzey-güney doğrultusunda akan dere, doğal yatağından 90 derece saptırılarak uysallaştırılır. Ellerinde sadece çekiç-murçlar olan bine yakın köle inanılmazı gerçekleştirmek için çalışmaya koyulur. Ancak kanalın önünde dev bir engel vardır: Musa Dağı. Köleler dağı delmeye başladığı sırada Vespasian ölür ve onun yerine oğlu Titus Flavius Vespasianus 79 yılında Roma tahtına oturur. Kanalın yapımını da Titus sürdürür. Tam 10 yıl boyunca Musa Dağı’nın eteklerindeki kayalar delinir ve toplam uzunluğu 1380 metreye varan kanal tamamlanır. Kitabede yer alan yazıtta “DIVVS VESPASIANVS ET DIVVS TITVS” ifadesi yer alır ve statü simgesi olan “divus” (ilahi-tanrısal) sıfatı Vespasian ve Titus için kullanılmıştır.
Titus Tüneli, 2014 yılında UNESCO’nun Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alındı ama bu yeteli değil ve mutlaka UNESCO‘ nun KALICI LİSTESİNE girmesini sağlamak için çalışmalara başlamak gerekir.Titus Tüneli’nin hemen yakınında kaya mezarları da bulunmaktadır ve bu mezarlar birbirinden duvarlarla ayrılmıştır. Kaya mezarı alanında bulunan en büyük çukursa halk arasında „Beşikli Mağara“ olarak anılır. Diğerlerine nazaran daha gösterişli olan ve farklı yapısıyla dikkat çeken Beşikli Mağara’nın içerisinde Roma dönemine ait mezarlar bulunmaktadır.

KUSURSUZLUĞU ARAYAN DAHİ MİMAR GAUDİ’NİN ÖLÜMSÜZ ESERİ: SAGRADA FAMİLİA

Yazan: Osman Kürşat SERTTÜRK

Tam adı Templo Expiatorio de la Sagrada Familia (Kutsal Aile Kefaret Tapınağı) olan katedral, İspanya’nın Barselona şehrinde bulunur ve kısaca „Sagrada Familia“(Kutsal Aile) Bazilikası olarak adlandırılır. Sagrada Familia sadece tasarım ve yaratıcılık manasında değil, aynı zamanda inşaat süreci bakımından da bir mimarlık dersi niteliği taşımaktadır.
Sagrada Familia’nın yapımına ilk olarak Mimar Francisco de Paula del Villar tarafından 1882 yılında Neo-Gotik Stil kullanarak başlanmış ancak vakıf yöneticileriyle yaşanan gerginlik ve anlaşmazlık sonucu Katalanlar’ın dünyaca ünlü Mimarı Antoni Gaudi 1883 yılında projenin devamını üstlenmiştir. Antoni Gaudi‘ nin hayatını adadığı bu bazilika aynı zamanda onun eserleri arasında en ihtişamlısı olarak kabul edilir; Stüdyosunu bile inşaata taşıyan dahi mimar, vefat ettiği tarihe kadar kendini bu bazilikanın yapımına adamış, hayatının son 14 yılını burada yaşayarak ve çalışarak geçirmiştir. Antoni Gaudí, tüm mimari bilgi ve birikimini karmaşık sembollerin yararlanarak bu kiliseye aktarmak istemiştir. Bu bağlamda Neo-Gotik Stilde başlanan yapının mevcut planlarını bir kenara bırakan Gaudi, yeni, karmaşık ve modernist bir konsept ile „Art-Nouveau“ olarak adlandırılan soyut ve ekspresyonist bir stilin en sıradışı örneklerinden birini yaratmayı seçmiştir. Konstrüktif açıdan bakıldığında sıradışı bazilikanın en çok dikkat çeken kısımları şüphesiz dış cephesinde bulunan eşsiz kuleleri ve sarmal merdivenleridir; En yüksek kulesinin 170 metre olması planlanmıştır. Kulelere yukarıdan bakıldığında adeta salyangozu andıran ve sayısı 300’ü geçen taştan yapılmış bu sarmal merdivenlerle ulaşılmaktadır. Devasa bir karınca yuvasını andıran ve şekli kumdan yapılmış kaleleri andıran bazilika, adeta her an eriyecekmiş gibi bir etki yaratmaktadır.
Gaudi, kiliseyi üç farklı cephe olarak tasarlarken dini elementleri doğadan ilham aldığı salyangoz, ağaç ve bitki gibi motiflerle uyum içinde birleştirmeyi başarmıştır. Doğu cephesi Nativity (Doğuş), Batı cephesi Passion (Tutku) ve henüz tamamlanmayan ve tanrıya giden yolu temsil eden Güney cephesi de Glory (İhtişam) adını taşımaktadır.Yapımına başlanan ilk bölüm Nativity cephesi Gaudi’nin hayattayken tamamlayabildiği tek cephe olmuştur ve İsa’nın doğumuna referans veren birçok detayı barındırmaktadır. Passion cephesi, ilk cephedeki dekoratif yoğunluğa karşılık oldukça sade tasarımıyla öne çıkar ve İsa’nın çarmıha gerilişinde çektiği acıya atıfta bulunur. Kasvetli ve soğuk bir izlenim uyandıran bu cephenin figürleri aşırı aykırı bir şekilde köşeli ve ürkütücüdür. En büyük ve etkili cephe olan Glory cephesinde ise İsa’nın kutsallığına ve insanlığın Tanrı’ya yükselişine referans veren öğelere yer verilmiştir. Beş nefli Katedralde Gaudi, yapının ilk mimarı Del Villar’ın haç şeklindeki plan şemasına bağlı kalmıştır; Bu plan şeması zaten Gotik katedrallerin tipik bir özellik olarak Avrupa mimarisinde sıkça karşımıza çıkmaktadır.
Bazilikanın pek çok yerinde çözülmeyi bekleyen gizemler hala bizleri beklemektedir. „Geleceğin mimarları doğayı taklit edecekler.” diyen Gaudi bu sözünü özellikle bu eserde yaşatmaya çalışmıştır. Sagrada Familya bazilikasını farkı kılan özelliklerden biri de, hiçbir duvarın dik, hiçbir kolonun düz olmayışıdır, nereye bakarsanız bakın bir devinim kendini belli eder. Antoni Gaudi sadece ağaçların fizyolojik biçimlerinden değil, farklı doğal biçimlerden de ilham almıştır; Deniz kabuğu biçimindeki merdivenlere yukarıda kısaca değinmiştim ama Gauda bunun da ötesine giderek sınırları zorlamaktadır; Nefleri ayakta tutan kolonları dallanıp budaklanan ağaçlar şeklinde tasarlamış, adeta ormanda dolaşma hissi uyandırmıştır.Gaudi inanılmaz bir şekilde detaylara önem vermiş, yapıyı ince ince, ilmek ilmek işlemiştir. Onun yaptığı, çizdiği her çizginin bir anlamı ve amacı vardır.
Dahi mimar Antoni Gaudi kolonlar ve hiperboloit tonozlar yardımıyla taşıyıcı bir sistem oluşturmuştur, böylece payanda desteğine gerek kalmadan yatay yükler kilisenin içindeki kolonlarla aktarılmıştır.
La Sagrada Familia, hiperboloit, parabol, spiral, konik gibi üç boyutlu, karmaşık formları tercih ederek daha ince ve dahay sağlam bir taşıyıcının oluşturulmasını sağlamıştır. Gaudi’nin ölümü sonrası cephelerin inşasını Josep M. Subirachs üstlense de o da kilisenin tamamlanmasını sağlayamamıştır. Uzun ve sancılı bir çalışmanın sonucu olan Sagrada Familia hala da tamamlanabilmiş değildir.
Yapımı devam eden devasa bazilikanın 10.000 kişi kapasiteli olması ve inşaatının da Gaudi’nin 100. ölüm yıl dönümü olan 2026 bitirilmesi öngörülmektedir. İnşaatının bu kadar uzamasının temel nedenleri arasında Gaudi’nin planlarının karmaşıklığı ve bunların modern teknolojilere adapte etmenin güçlüğü gösterilebilir. Gaudi’yi “Tanrı’nın Mimarı” olarak nitelendirilmesini sağlayan formlar sadece doğada bulunur ve taklit edilememiştir. Kırk yıl boyunca ömrünü bu devasa projeye adayan mimar Gaudi, hayatının yaklaşık 14 senesini şantiyede yaşayarak geçirmiştir. Yarattığı eserlerin sekiz tanesi Unesco Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Gaudi, 1926 yılında trajikomik bir şekilde hayata gözlerini yummuştur. Sagrada Familia tamamlandığında Gaudi’nin hayaline ulaşıp ulaşamayacağı bilinmez ama onca soru işaretine rağmen kesin olan bir şey varsa, o da, geçmiş, bugün ve gelecekte Dünya mimarisinin en saygın ve sıradışı dini merkezlerinden birine imza attığıdır.

DAĞIN İÇİNE TEK BİR KAYADAN OYULMUŞ DŪNYANIN EN BÜYÜK MONOLİTİK TAPINAĞI:

DAĞIN İÇİNE TEK BİR KAYADAN OYULMUŞ DŪNYANIN EN BÜYÜK MONOLİTİK TAPINAĞI:
KAİLASA TAPINAĞI
Kailasa Tapınağı batı Hindistan’da Maharaştra eyaletinde bulunan eski bir Hint tapınağı olup Ellora Mağaraları’nın bir parçasıdır. Adını
Hint Tanrısı Şiva’nın Himalayalar’daki yerleşim yeri olan Kailasa Dağı’ndan alan bu mimarlık harikası tapınağın M.S. 8. yüzyılda Raştrakuta İmparatorluğu’nun 1. Krişna hükümdarlığı döneminde inşaa edildiği düşünülmektedir. Şiva’nın kutsal dağını temsil eden ve bu Hint tanrısına ithaf edilen Kailasa Tapınağı, yaklaşık 800.000 metre karelik bir alana yayılmıştır, ki
tapınak bir bütün olarak ele alındığında Taj Mahal’e benzer boyutlarıyla dünyanın en büyük yapılarından biri olma özelliğine sahiptir.
Bu harika tapınağın inşaası için yaklaşık otuz yıl gibi bir süre boyunca öncelikle Charanandri tepelerindeki dikey bazalt uçurumlardan 200.000 ton (bazı kaynaklara göre 150.000 ila 400.000 ton arası) taş çıkarıldığı ve tapınağın sadece keski ve çekiç kullanılarak yontulduğu da söylenmektedir.Tapınağın zemininde bulunan fil heykelleri, heykellere bakıldığında tapınağın sanki bu hayvanların sırtında taşınıyormuş gibi bir izlenim uyandırmaktadır.

ROMA İMPARATORU MARKUS AURELİUS’UN DEV HEYKELİ

Milattan sonra 161-180 yılları arasında Roma’yı yöneten Marcus Aurelius’un heykeline ait parçalar, Sagalassos kentinde, yüzyıllar önce yaşanan büyük bir depremde hasar gören Roma hamamının en büyük odasındaki kazılarda ortaya çıkarıldı. Heykelin devasa ayağıyla birlikte, baş kısmı,eli ve 1.5 metrelik kolu da bulundu. 2007 yılında yapılan kazı çalışmaları esnasında ortaya çıkarılan kolosal heykelin yaklaşık 5 metre boyunda olduğu tahmin edilmektedir.
Roma İmparatoru Antininus Pius’un evlatlık olarak aldığı Marcus Aurelius, MS 121 yılında doğdu ve Nevra, Trajan, Hadrian ve Antoninus Pius’la birlikte Roma İmparatorluğu Dönemi‘ nin Antoninler sülalesine mensuptur. Bu dönemde Roma özellikle sanatsal ve ekonomik bakımdan çok güçlüydü. Aurelius,161 yılında, babası Antininus Pius’un ölümüyle Roma İmparatorluğu tahtına oturdu ve bu görevi 17 Mart 180 tarihindeki ölümüne kadar da sürdürdü. 145 yılında Genç Faustina ile evlenen Aurelius’un 30 yıl süren evliliği boyunca 13 çocuğu olmuştur. “Beş iyi Roma İmparatorundan“ biri olan Marcus Auelius, imparatorluk yaptığı dönemde en önemli “stoacı“ filozoflardan biri olarak kabul edilir. Pers İmparatorluğu ve Cermen kabilesiyle yaptığı savaşlar ve Tuna Nehri’ni aşmasıyla ün yapan Marcus, MS 170-180 yılları arasında kaleme aldığı ‚Meditations – Kendime Düşünceler‘ adlı felsefi bir eser de kaleme almıştır. Bu başyapıt günümüzde hala gerek mükemmel dili gerekse sonsuz narinliği sayesinde büyük bir ilgiyle okunmaktadır. 17 Mart 180 yılında Viyana’da ölen imparator, ölümünden sonra tanrısallaştırılmıştır.

BİNLERCE YILDIR GİZEMİNİ KORUYAN EŞİNE AZ RASTLANIR BİR MİRAS: ADAMKAYALAR


Mersin’in Şeytan Deresi Kanyonu’nun dağ yamaçlarında bulunan Adamkayalar Anıtı, bir çok antik mirasta olduğu gibi hak ettiği ilgi ve korumayı göremese de günümüze kadar ulaşmayı başarmıştır.
UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne girecek güzellikteki anıt, önlem alınmadığı takdirde kısa süre içinde yok olabilir zira Adamkayalar, son yıllarda maruz kaldığı defineci tahribatı nedeniyle büyük ölçüde zarar gördü. Bu eşsiz kabartmaların her yerinde defineci tünellerinin izleri görülmektedir, kabartmaların yüzleri, ayakları, sunak alanı ve hatta kabartmaların bulunduğu kaya bloğunun arkasına kadar dinamitle patlatılmıştır. Yakın zaman içinde İzmir’in Kemalpaşa ilçesi yakınındaki Karabel Kaya Kabartması da maalesef defineciler tarafından hilti ile parçalanmıştı. Anadolu’nun hiçbir yerinde örneği bulunmayan bu yapı grubu, 9 niş içerisinde 11 erkek, 4 kadın, 2 çocuk, bir dağ keçisi ve Roma kartalı kabartmasından oluşur. Bölgenin kutsallaştırılarak, o dönemin ileri gelenleri ya da önemli komutanlarının ailesi ve çocuklarına minnet duygusundan dolayı yapıldığı düşünülmektedir. Olba Territoriumu olarak adlandırılan bu bölge, kral rahipler tarafından yönetilmişti ve bu kabartmalarda muhtemelen onları temsil etmektedir. Aile mensupları genelde ya rahip yada askerdi, bu eserler de onlar öldükten sonra, ebediyete kadar ölümsüzleşmeleri için yapılmıştı. Yaklaşık 500 yıl boyunca yeni kabartmalar eklenerek günümüzdeki son şeklini alan Adamkayalar Anıtı, MÖ 2’nci ve MS 3’üncü yüzyıllar arasında yapıldığı tahmin edilmektedir. Bu sahnelerde ölüler ya yalnız yada eşleri ve oğulları ile beraber gösterilerek yaşadıkları zamandan bir sahne yaratılmaya çalışılmıştır. Ölüyü temsil eden kabartmaların ikonografik özellikleri, yani rahiplerin yatış ve şa¬rap kaselerini tutuş şekli, ve de sahnelerin kompozisyonsal özellikleri kabartmaları ya¬pan sanatçıların Yunan ikonografisini tanıdığını göstermektedir. Kabartmaları yapan sanatçıların söz konusu ikonografiye tamamıyla sadık kalmadıklarını da belirtmek gerekir; Kabartma sanatçıları eyalet sanatında sık sık görülen, bölgenin ken¬dine has özelliklerini de yansıtmaya dikkat etmişlerdir. Öte yandan ölü ziyafeti sahnelerinde, bölgede hakimiyetini sürdürmüş olan Pers etkisinin de devam ettiği anlaşılmaktadır. Bu askerlerin ölülerin yakınları olmaları ve ayrıca Hellenistik ikonografisinden tanıdığımız bir tipi izlemeleri nedeniyle gerçek figürler olup heroize edildikleri görülmektedir. Böyle bir gerçeklilik bölgenin tarihi ile de örtüşür zira Kilikya Roma döneminde askeri harekatlar için güçlerin toplanarak gerekli yerlere sevk edildiği bir bölgeydi. Adamkayalar’daki askerlerin ancak zırhlı olmadıklarını özellikle vurgulamak gerekir. Bunun nedeni, onların ailevi yönlerinin askeri ve savaşçı rollerinden daha fazla vurgulanmış ol¬masından kaynaklanmaktadır. Bir sahnenin ortasında yer alan sunak taşının içerisinde bulunan yanık izleri, buranın kült amaçlı kullanıldığına işaret etmektedir; bu bağlamda kült amaçlı kullanılmış olan kabartmalar, Adamkayalar’ın ölenlerin yakınlarının dini törenlerini yaptıkları bir yer olmasını da sağlamıştır.

III. RAMSES’İN MUMYASI

III. Ramses’in mumyası Mısır Müzesi’nde bulunmaktadır. Ramses’in mumyasını inceleyen bilim insanları boğazındaki kesikten firavunun cinayete kurban gittiğini ortaya çıkardı. Muhtemelen firavuna aynı anda birden fazla kişi kesici aletle saldırmış, buna bağlı olarak da III. Ramses birkaç dakika içinde hayatını kaybetmiştir; DNA testi ve CT taraması sonucunda boğazının hemen altında 7 santim uzunluğunda derin bir kesik tespit edilmiş ve söz konusu kesiğin de ancak keskin bir bıçak sayesinde oluşabileceği tespit edilmiştir. Turin Papirüsü gibi eski belgelerde, M.Ö. 1155’te sarayın hareminde bulunan kişilerin ayaklanarak III. Ramses’i öldürmeye çalıştığını ifade etmektedir. Bir diğer bulguya göre de III. Ramses’in ayak baş parmağının parçalanmış yada ezilmiştir ancak tüm bunlar bandajla ve mumyalama esnasında gizli tutulmaya çalışılmıştır. III. Ramses Antik Mısır’ın yirminci hanedanının en önemli firavunuydu ve Mısır’ı MÖ 1186 – 1155 yılları arasında yönetmişti. Medinet Habu ‚daki yazıtları ve Deniz Kavimleri’nin saldırılarını püskürtmesiyle bilinir. Ramses’in boğazındaki kesiğin içinde “Horus’un Gözü” koruyucu tılsımı bulunmuştur; Horus’un Gözü, antik Mısır’da Güneş tanrısı Horus’un gözünden hiçbir şeyin kaçmayacağını, her şeyin Tanrı tarafından bilindiğini simgeliyordu.

SUDAN‘ IN KAYIP PİRAMİTLERİ

Antik dönemde Nubya olarak adlandırılan bugünkü Sudan toprakları Eski Mısır medeniyetinin gölgesinde kalmış da olsa görkemli anıtlara ve önemli bir uygarlığa ev sahipliği yapmıştır: Kush Krallığı
Kush kültürü üç periyoda ayrılır: Kerma kenti merkezli ilk dönem M.Ö. 2600-1520 tarihlerine tekabül eder. M.Ö. 795-542 arası periyot, ki bu periyotta Kush, Mısır’ın bir kolonisi iken bağımsız bir krallık olmuş , hatta Mısır’ı fetheden Kush kralları, Mısır’ın 25.Sülalesi’ni oluşturmuşlardır. Krallığın son dönemi ise Meroe’nin başkent olduğu M.Ö.6 yüzyıl ile Axum Krallığı tarafından yok edildiği M.S.4.yüzyıl arasını kapsayan kesittir. Sudan’da 250’nin üzerinde piramit mezar bulunmaktadır ki bunların sayısı, Mısır’daki benzerlerinden çok daha fazladır.
Sudan Çölü’nde 2000 yıldır tek başına duran bu piramitler, M.Ö. 2600 yılından yaklaşık olarak M.S. 300 yılına kadar antik Nubya olarak bilinen bu bölgenin simgesi haline gelmiş , Kuşitler kendi krallarını ve kraliçelerini piramit mezarlarında gömmek için birçok ritüeli uygulamıştır. Zamansal olarak Nubya piramitleri, Mısır piramitlerinden sonra inşa edilmiştir ve kral ve kraliçelerinin anıtmezarları olarak kullanılmıştır. Nubyalılar, Mısır kültürünü ve dinini sahiplenmiştir ki, bunu özellikle ölü gömme geleneklerinde açıkça görebiliyoruz. Nubya piramitlleri özellikle işlevsel açıdan Mısırdaki benzelerinden ayrılır; Burada firavunun naşının bulunduğu mezar odasını gizlemek değil aksine kralın anısını yaşatmak ön plandaydı. Mısır’da mezar piramidin içindeyken Nubya’da toprağın altındaydı ve piramit bunun üzerine inşa edilirdi. Nubya piramitleri ayrıca sadece kraliyet üyeleri için değil, yüksek dereceli rahipler ve memurlar için de yapılmıştı. Ön cephelerinde pilonlu küçük bir tapınak bulunan Kuşit piramitlerine bir merdivenle toprak altındaki mezar odasına ulaşılırdı ve bu mezar odaları değerli hazineleri bünyesinde barındırırdı. Mısır’daki Giza piramitlerinin aksine, Nubya piramitlerinin birçoğu daha dik kenarlara ve daha dar tabanlara sahip olmakla birlikte kurbanların adandığı tapınaklarla bitişik konumda bulunurdu.

AŞKLARIN VE İMPARATORLARIN GÖZDE ŞEHRİ SAGALASSOS VE 1800 YILDIR ‚AŞK‘ AKAN ANTONİNLER ÇEŞMESİ

Burdur’un Ağlasun ilçesinde bulunan Sagalassos Antik Kenti, antik dönemde Pisidia olarak bilinen bölgede yer almaktadır. Sagalassos antik kentinde kazı çalışmalarına 1990 yılında Prof. Marc Waelkens başkanlığında başlanmış, kendisinin emekli olduğu 2013 yılına kadar da 25 sezon devam etmiştir. Prof. Marc Waelkens hocamızdan bayrağı daha sonra yine aynı ekipte yer alan Prof. Jeroen Poblome devralmıştır. İlk yerleşim izlerinin M.Ö.3000 yılına kadar uzandığı Sagalassos’a o dönemlerde Anadolu’nun yerel halkı olarak kabul edilen Luwiler’in yerleşmiş, sonrasında onlarca medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Büyük İskender’in almakla zorlandığı önemli kentlerden biri olarak bilinen Sagalassos, Roma Dönemi mimarisinin en güzel örneklerini yansıtır ve bunlar arasında da özellikle Antoninler Çeşmesi göze çarpar. Roma buraya geldiğinde özellikle İmparator Augustus döneminde yapılanma faaliyetleri hız kazanır, özellikle de İmparator Hadrian döneminde hem Roma’nın müttefiki hem de Psidya’nın birinci kenti olur. Kent aynı zamanda döneminin 5 büyük seramik üretim merkezinden biriydi ve bugün gördüğümüz yapılar bu döneminde yapılan devasa yapılardır. M.S. 161-180’de inşa edilen ve yüzlerce yıllık antik suyun aktığı Antoninler Çeşmesi, kentin prestij sembolü olmuştur. Kentlerinin gücünü göstermek isteyen Sagalassoslular devasa yapılar inşa ederek hiç bir masraftan kaçınmamışlardır. Sütunlarda kullanılan renkli mermerler suda parladığı zaman inanılmaz bir etki yaratmaktadır. Çeşmenin her iki yanında orijinal pozisyonda duran Dionysos’ a ait heykeller bulunurken diğer heykeller muhtemelen başka bir yerden buraya getirilmiştir. Dionysos mitolojide aşk ve şarap tanrısıydı ve kenttin simge yapısı haline gelen Antoninler Çeşmesi’nden içilen suyun insanları güzelleştirdiğine ve bu sudan içenlerin birbirine aşık olduğuna inanılırdı. Yukarı Agora’nın kuzeyinde inşa edilen görkemli çeşme, 28 metre uzunluğa ve 9 metre yüksekliğe sahip olup yapımında yedi farklı renkte taş kullanılmıştır. Her iki ucunda dışarıya doğru çıkıntı yapan sütunlu birer podyum bulunan çeşmenin suyu ise 4,5 metre yükseklikten adeta bir şelale gibi akarak havuzu doldurmaktaydı. Roma imparatorluk ailesi Antoninler’in adını taşıyan ve binlerce yıl öncesinde olduğu gibi dağdan gelen doğal kaynak suyuyla şelaleyi andırır biçimde hala akmaya devam eden Antoninler Çeşmesi, bütün ihtişamıyla zamana meydan okumaktadır.

ESKİ MISIR’IN BÜYÜSÜ: LUKSOR TAPINAĞI

Luksor Tapınağı’nın iç kesimleri Yeni Krallık Dönemi’ nin 9. firavunu III. Amenhotep, dış kesimleriyse II.Ramses tarafından yaptırılmıştır. Eski Mısır Tanrılarının en büyüğü Amon-Ra adına MÖ XIV.yy. da inşa ettirilen bu muazzam yapı, III. Amenhotep zamanında 190 metre uzunluğa ve 55 metre genişliğe sahipti. Tapınağın dev bir girişi vardır ve bu giriş Güneş Tanrısı için yapılmıştır; Girişin arkasında yine dev sütunların kapladığı bir salon mevcuttur. Tapınağa girişi sağlayan bu Pilon, 24 metre yüksekliğe sahipti ve cephesinde 4 tane oturan, 2’si ayakta duran muazzam boyutlara sahip 6 adet II. Ramses heykeli bulunmaktaydı. Günümüzde tahtta oturur şeklindeki 2 heykel, girişin sağında ve solunda yer almaktadır ve pilon cephesi boydan boya II. Ramses’in zaferlerini anlatan tasvir ve yazılarla süslenmiştir.
Büyük giriş bölümünde II. Ramses’e ait heykeller ve yaklaşık 23,50 m yüksekliğe sahip muhteşem bir dikilitaş bulunur; Eskiden çift olan bu dikili taşın ikizi Fransızlar tarafından Paris’e götürülmüştür. 230 ton ağırlığında, monolit ve granitten yapılan dikilitaş 1831 yılına kadar yerinde duruyordu ancak 1836 Mısır’dan Fransa’ya nakledildi. Nakledilmesi bile 3 yıl süren dikilitaş Paris’te, Place de La Concorde’u süslemektedir. Üzerinde 1600 adet hiyeroglif bulunan dikilitaşta Ramses’in kazandığı zaferlere yer verilmiştir