SVERD I FJELL

SVERD İ FJELL
„Sverd i fjell“adlı bu heybetli anıt Norveç’in Stavanger şehri yakınlarındaki Hafrsfjord’da bulunur.
872 yılında bölgede gerçekleşen tarihi Hafrsfjord Savaşı’nın anısına yapılan ve tam 10 metre boyunda olan bu 3 kılıç heykeli, aynı zamanda barışı da temsil ediyor;
Büyük kılıç, Norveç’i tek bir taç altında toplayan Harald Hårfager’i temsil ederken diğer 2 kılıçsa yenilen kralları temsil etmektedir.
Kral Harald Hårfagres, Hafrsfjord‘ da elde ettiği büyük zaferle Norveç’i bir bayrak altında toplamayı başarmıştır.

TUTANKHAMU’UN SIRLARLA DOLU MEZARININ KEŞFİ

FİRAVUN TUTANKHAMUN’UN SIRLARLA DOLU MEZARININ KEŞFİ
Tutankhamun,“Amun`un yaşayan resmi” manasına gelir. Asıl adı Tutankhaton olan bu firavun, MÖ 1333-MÖ 1323 yılları arasında hüküm sürmüş, tebaasının gözünde hem insan hem de bir tanrı olarak algılanmıştır. Aton dinini kuran IV. Amenotep’in oğlu olan Tutanchamun, babası ölünce, başka bir anneden olan yarı kız kardeşi Ankhesenamen ile evlenerek tahta çıkmış, Mısır’ın eski çok tanrılı dinine dönülmesini sağlamıştır. MÖ 1323’teki ani ölümü aynı zamanda Mısır’ın imparatorluk gücünün sonuna geldiğinin ve bir devrin kapandığının habercisi olarak kabul edilir.
Tutankhamun, MÖ1323 yılında bilinmeyen sebeplerden hayatını kaybettiğinde henüz 20 yaşında genç bir firavundu, genç yaştaki sıra dışı ölümünün arkasındaki nedenler bilim dünyasını hala meşgul etmektedir; Tutankhamun’un varisi yoktu, ikiz olduğuna inanılan ve ölü doğan iki kızın mumyaları da onun mezarında bulunmuştur; Beklenmedik bir şekilde vefat etmesi nedeniyle cenaze töreninin apar topar yapıldığı, belki de bir başkası için hazırlanan bir mezara konulduğu düşünülmektedir. Mısır bilimcilerinin detaylı araştırmaları sonucu Tutankhamon’un sol kulağının arkasında zedelenme tespit edilmiş ve bunun Tutankamon’un generali olan Horemheb‘in yönetimi ele geçirmek için Kral Tutankamon’a sert bir cisimle vurup öldürmesinden kaynaklandığı görüşü son zamanlarda ortaya atılmıştır.
26 Kasım 1922’de Arkeolog Howard Carter binlerce yıl önce unutulan o mezara girip bütün zamanların en büyük arkeolojik keşfini yapmıştır ve bu keşif arkeoloji tarihindeki en büyük keşif olarak kabul edilir. Howard Carter mezarı bulduğunda bir dizi dudak uçuklatan cinsten mezar ganimeti de gün yüzüne çıkmış, 5.000’ den fazla sanat eserinden çoğunun ilk günkü gibi orjinal durumu herkesi şaşırtmıştır. Bu, şimdiye kadarki bulunmuş en sağlam kraliyet mezarıydı ve MÖ 14.yüzyılda hüküm süren bir kralın dünyevi yaşamı hakkında eski Mısır bilimcilerine emsalsiz bir bakış açısı sunmasıyla da ayrı bir önem arz etmektedir.
Howard Carter babasının bilimsel dünyadaki bağlantıları sayesinde, henüz on yedi yaşındayken, ilk kez ünlü Mısırbilimci Flinders Petri önderliğinde yapılan arkeolojik bir keşif gezisine katılmış, çeşitli keşif gezilerinde mezar ve tapınak sahnelerini kopyalayarak kendini geliştrimiştir. Böylece eski Mısır sanatını da yakından tanıyan Howard Carter 1899 yılında ”Yukarı Mısır ve dört yıl sonra Aşağı Mısır Anıtlar Genel Müfettişi” olmayı başarmıştır. O zamandan beri Carter’ın hayatı tamamen Nil Vadisi’nin kumlarında gizlenmiş eski eserlerle ilgili çalışmalara adanmıştır. Bilimsel çevrelerde edindiği şöhret, Carter’ın 1899’da toplumda oldukça sağlam bir yer işgal etmesine ve ün kazanmasına zemin hazırlamıştır.
Howard Carter, Tutankhamun’un mezarını keşfettiği gün lahtin ağır kapağını kaldırdığında binlerce yıldır kimsenin görmediği gören ilk insan olmuştur. Mezarın kapısı halatlarla bağlanmış ve mühürlenmiş kilit aradan geçen binlerce yıla rağmen hala sağlamdı. Mezarda bulunan eşsiz eserlerin içinde en muhteşemi Tutankamon’un altın lahdi ve bir tanesi som altından yapılmış gömmeli tabutlardı. Objelerin bir çoğunun üzerinde bulunan firavuna ait isim, mezar sahibinin kimliği konusunda şüpheye yer bırakmıyor, ’Tutankhamun’’ ismine işaret ediyordu. Dünyanın o zamana kadar gördüğü en büyük arkeolojik keşfi gerçekleştirmişlerdi ve her şey değişecekti. Tutankhamon’un mezarının açılışı dünyanın dört bir yanında gazetelere başlık olmuş, halkın hayal gücünü harekete geçirip firavunların hazinelerine ilişkin olarak eşi benzeri görülmeyen bir ilgi dalgası yaratmıştır.
Carter, günlüğüne şunları not etmişti:
“ Çiviler çıkarıldı ve kapak kaldırıldı. Genç kralın oldukça dikkatli sarılmış mumyası ve tanrı Osiris’i temsil eden üzüntülü ama sakin bir yüz ifadesi bulunan altın maske karşımıza çıktı. O kasvetli sessizliğin ortasında, şimdiye kadar sadece ismiyle bilinen Tut.Ankh.Amen’in gençliğini andıran bu yüz bizi geçmişe götürdü. Bu süslü mumyaya bakılacak olursak, kendisi uzun bir genç olmalıydı. Maskenin başörtüsünden ayaklara kadar olan uzunluğu yaklaşık iki metreydi. Altın maskenin boğazına iliştirilmiş ve genç çehresinin güzel bir şekilde işlendiği üç devasa altın & çiniden yapılmış kolyeler, göğüs üzerine birleştirilmiş ellerin arasına yerleştirilmiş kalp şeklinde ve üzerinde hiyeroglif yazısıyla bir şeylerin yazılı olduğu kolye uçları vardı. Mumyanın eline de döven ve asa tutuşturulmuştu. Ellere kadar uzanan bu maskenin altında keten bir örtü, boylamasına ve enlemesine sarılan geniş, esnek ve altın işlemeli bandajlar bulunuyordu. Bu bandajlar, tanrı Nekhbet’in oldukça süslü, altın kaplamalı koruyucu figüründen sarkıyordu. Nekhbet’in bütün vücuda ve kafaya ulaşan kanatları vardı.” (Carter, 1925)
Matruşka bebek gibi iç içe geçmiş bu lahitlerin içinde kralın mumyası vardı. Altından yapılmış maskesi antik Mısır yaratıcılığının simgesi haline gelmiştir ve antik dünyanın gelmiş geçmiş en güzel sanat eserlerinden biri olarak kabul edilir. Carter ve arkadaşlarının girdiği dört odanın ilki olan giriş salonu tek başına, hayal edilemeyecek bir zenginliğe sahip hazineler barındırmaktaydı. Genç firavunun bir sonraki yaşamında ihtiyaç duyabileceği akla gelebilecek her şey mezarının hemen yanı başındaydı ve sonsuza kadar mühürlenmişti. Belki de firavunun zamansız vefatından dolayı olsa gerek hazinelerin büyük bir kısmı rastgele düzenlenmişti: Altı tane parçalarına ayrılmış savaş arabası, çeşitli silah, zırh ve hançerler, çoğu altın kaplamalı olan bir sürü mobilya, iki kraliyet tahtı,sedirler, sandalyeler, dini ritüellerin gerçekleştiği yataklar ve baş dayanakları. paha biçilemez mücevherlerin ve ketenden yapılma kıyafetlerin bulunduğu sandıklar, nadir bulunan parfümlerle dolu şişeler, değerli yağlar ve merhemler, ismini Antik Mısır şehri Canopus’tan alan ve içinde firavunun iç organlarının saklandığı Canopic kavanozların bulunduğu tanrılara adanmış sandıklar, müzik enstrümanları ve yazı araç-gereçleri, lambalar, deve kuşunun tüyünden yapılmış yelpazeler ve tahta üzerinde oynanan oyunlar ve 30 şişe kadar şarap vardı ama hazineler bunlarla da sınırlı değildi: Ayrıca 139 abanoz ağacı, fildişi, gümüş ve altından yapılma bastonlar” da genç firavunun mezarına konan diğer değerli objelerdi. Mezarın dışında ise, tanrı Anubis’in gerçeğe uygun muazzam bir altın kaplama heykeli bulunuyordu.
Ama bir de uyarı vardı ki bu daha sonraları “Tutankhamun’un laneti” olarak anılacaktı. Firavunun lahdinde bulunan hiyeroglif yazılardan birinde şu cümle yer alıyordu:
‘Firavunun mezarına her kim dokunursa ölümün kanatları onu saracaktır”.
Tutankamon, bu keşif sayesinde en çok tanınan Mısır krallarından biri haline gelirken aradığı ölümsüzlüğe de bir anlamda kavuşmuştur. Mezar odasında buluna maskesi eski bir uygarlığın kalıntıları arasında şimdiye kadar çıkartılan en mükemmel insan yapısı nesnelerden biri olarak kabul edilir.
Tutankhamon mezarının bulunuşu Carter’ın çabalarına değmiştir. Howard Carter yaşamı boyunca ne İngiltere’den ne de Mısır’dan eşsiz başarısının tanındığını belirten bir nişane alamadan 1939 Mart’ında ölmüştür. Cenazesine katılım çok az oldu ancak onun keşfettiği Tutankhamon’un mezarı gelmiş geçmiş en ünlü arkeolojik keşif olarak unvanını korumaktadır.

Okuduğunuz için teşekkür ederim.

ESKİ MISIR RÜYA KİTABI

ESKİ MISIR RÜYA KİTABI
Eski Mısır Rüya Kitabı papirüs formunda hiyeratik yazıyla yazılmıştır. Hieratik yazı, hiyeroglif gibi eski olan bir el yazısıydı ve kamış fırçayla papirüsün bir sayfasına hızlı bir el çizimiyle oluşurdu.
Papirüs, Krallar Vadisi’ne yakın eski bir Mısır köyü olan Deir- El-Medina’da bulundu.
„Re’den doğan Kral“, „Işığın Oğlu Ramses“, „Işığın seçtiği kişi, çünkü Yasa güçlüdür“ lakaplı Firavun II.Ramses’in (MÖ. 1279-1213) erken dönemine tarihlenir.
Papirüsün her sayfası, hieratik yazıyla „Eğer bir kişi rüyasında görürse“ şeklinde horizontal bir sütunla başlar; Takip eden yatay satırdaysa rüya, onun tanısı ve yorumu açıklanmıştır. Tanı, „iyi“ yada „kötü“ olarak ifade edilirken önce iyi iyi rüyalar daha sonra da kötü alametlerin rengi olan kırmızı renkle kötü rüyalar listelenmiştir.

PRENSES BAŞININ SIRRI

Deutsche Orient Gesellschaft tarafından 1912 yılında firavun Thutmose’nin heykelinin de bulunduğu Tell el-Amarna kazılarında bulunan
bu prenses başının Akhenaton’un en büyük kızı Meritaten’e ait olduğu düşünülmektedir. Prensesin başı ayrı ayrı parçalardan oyularak daha sonra bir araya getirilmiş ve ortaya bu kompozit heykel çıkmıştır. Kafatası yapısı, uzun ve vurgulu gözleri, kalın dudakları, büyük kulakları ama özellikle de arkaya doğru sivrilen formuyla ön plana çıkmaktadır. Söz konusu deformasyon bilim dünyasında spekülatif yorumlara neden olmuştur zira babası Akhenaton ve onun eşi Nefertiti’nin de heykellerinde uzamış kafatası formu görülür. Özellikle başlarda görülen bu şekilsizlik ve biçimsizlik bir tür genetik anomaliye mi bağlıydı? Firavun ve onun kökenlerine yada DNA’sına ilişkin bilinmeyen, karanlıkta kalmış bir şeyler mi vardı? Melez bir insan olması mümkün müydü? İlk tek tanrıcı firavun olarak bilinen Akhenaton Antik dünyanın en tanınmış dini reformcularından biriydi; Geleneksel Mısır Çoktanrıcılığı’nı terk ederek bir dizi radikal dini değişikliğe imza atmıştır.
Ekhnaton’un Saltanat Dönemi’ne (M.Ö.1353-1336) tarihlenen Prenses Meritaten başı
Mısır Kaire Müzesi’nde sergilenmektedir.

MİLOS VENÜSÜ

BİR ANTAKYALININ İNSANLIĞA ARMAĞANI:
MİLOS VENÜSÜ

Hikayemiz küçük bir Yunan adasında geçmektedir ve hikayenin baş kahramanı da bir köylüdür. Milos adası, Kiklad Adaları bünyesinde yer alan volkanik bir adadır. Tüm zamanların en ünlü heykellerinden biri olarak kabul edilen Milos Venüs’ünün 1820 yılında bir köylü tarafından bulunmasıyla dünya çapında bir üne kavuşur. Ada o dönemlerde Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçasıydı. Heykel keşfedildiğinde, iki büyük parçaya ayrılmış durumdaydı; Sağ eli yere düşen elbisesini tutuyordu, sol elinde ise bir elmanın olduğu düşünülmektedir. Kolunun bir kısmı ve orjinal kaidesi keşfinden sonra ortadan kaybolmuştur. Yunan Mitolojisi’nde Akdeniz’ in beyaz köpükleri arasında doğduğu rivayet edilen aşk tanrıçasının mermerden yapılmış beyaz vücudu asırlar süren uykusundan sonra Milos adasının karanlık bir köşesinden yeryüzünün ışığıyla buluşmuştur. Bazı araştırmacılar yontunun Aphrodite/ Venüs’ ü değil, deniz tanrıçası Amphitrite’yi tasvir ettiğini görüşünü ortaya atmışlardır ki, bunun temel nedeni tanrıçanın Milos adasında ayrı bir yere sahip olması ve burada çok sevilmesidir. Bazıları da yontunun zafer tanrıçası olduğunu ileri sürmüşlerdir. Artemis hatta Danaid olduğunu ileri sürenlerde olmuştur. Kollarının eksik olması kontekst açısından bir handikap olarak değerlendirmek mümkündür zira mızrak veya başka bir sembolün olması tanrıçanın kimliğini açıklayabilirdi.
Hikayemizin başına geri dönelim; Şehrin eski tiyatrosu harabelerinin bulunduğu alana yakın bir yerde tarlası olan Georgios Kentrotas adında bir köylü -tam tarihini de söyleyelim- 8 Nisan 1820 günü sabanıyla tarlasını sürerken; saban demirinin altında bir boşluk fark eder ve bizim meraklı köylü toprağı kazmağa başlar, boşluk kazdıkça genişler ve en nihayetinde bir oda ortaya çıkar. Son derece değerli bir tarihi eser bulduğunu düşünen Georgios Kentrotas heykeli alıp evine götürmeye karar verir. Ancak bu durum çok uzun sürmez zira bir süre sonra heykelin keşfi bütün Milos Adası’nda kulaktan kulağa yayılır. Heykelin keşfini duyanların arasında bazı Fransız donanma subayları da vardır ve uyanık subaylar eserin tarihsel değerini anlamış olacaklar ki heykeli adadan kaçırmanın yollarını aramaktadırlar. Bunlardan biri de Fransız donanmasında deniz subayı olan Jules Dumont d’Urville’dir. Bu zat keşfi duyar duymaz eseri satın alması için dönemin Fransız Büyükelçisi Charles-Francois de Riffardeau ile temasa geçmeye çalışır ama haber büyükelçiye geç ulaşır. Durumdan tedirgin olan Georgios Kentrotas heykeli Sultan II. Mahmud’un Orta Doğu’daki donanmasının tercümanlığını ve rehberliğini yapan Nicholas Mourousi’ye satmaya karar verir ancak Fransız Büyükelçinin kendisi olmasa da bir şekilde temsilcisi Vicomte de Marcellus hızır gibi yetişir ve heykel tam Konstantinopolis’e doğru yola çıkmak üzereyken satış işlemi durdurulur. Sultan II. Mahmud bu olaya o kadar sinirlenir ki Nicholas Mourousi’yi donanmanın önünde idam ettirir. Arkası çorap söküğü gibi gelir. Fransız Büyükelçisi heykeli sonunda Kral 18. Louis’e hediye eder, o da eseri Paris’teki ünlü Louvre Müzesi’ne bağışlar. Gövdesi de bacakları üzerine oturtularak eski eserlerin korunduğu ve teşhir edildiği salona yerleştirilir ki Milos Venüsü bugün de aynı yerdedir. Avrupa müzelerini süsleyen birçok değerli eserler gibi Venüs heykeli de Osmanlı devletin sınırları dâhilinde bulunmuş olmasına rağmen yabancı bir ülkeye kaçırılmıştır. Heykel o günden beri Paris’in en önemli saray ve müzesi olan Louvre Müzesi’nin en değerli parçaları arasındaki yerini alır. Milos Venüsü zamanla sadece aşk ve güzellik tanrısı değil aynı zamanda sanatın tanrısı haline gelir. Prusya işgali, Paris Komünü ve dünya savaşları sırasında dikkatle korunur. Keşfedildiği günden beri inanılmaz bir yankı uyandıran Milos Venüs’ü hala dünya çapında hayranlık uyandırmaya devam etmektedir; İngiliz oyun yazarı Oscar Wilde heykelin alçı bir kopyasını sipariş eden ve Paris’ten gelen kopyanın kolları olmadığını görünce trenyolu şirketine dava açan bir adamın hikâyesinden bahseder, Wilde’ı en çok şaşırtansa adamın davayı kazanması olmuştur. Heykelin 19. yüzyılda kazandığı eşsiz ünde Fransız hükümetinin payı da önemlidir zira 1815 yılında Fransa, Napoleon Bonaparte tarafından ganimet olarak ele geçirilen Medici’ lerin ünlü Venüs heykelini İtalya’ya geri vermek zorunda kalınca onun yarattığı boşluğu Milos Venüs’üyle doldurmak istemiştir. O dönemden beri pek çok sanatçı Milos heykelini kadın güzelliğinin ideal örneği olarak algılamıştır.
Kronolojik olarak M.Ö 4. yüzyıl sonlarında gelişmeye başlayan Hellenistik Dönem, Yunan kültürünün geniş bir coğrafyaya genişlemesine neden olur; Kuzeyde Epirus, Trakya ve Makedonya’yı, doğuda İran, Mezopotamya, Suriye ve Anadolu kıyılarını, güneyde Mısır’ı içine alan bu kültürün ağırlık merkezi İskenderiye’nin kurulmasıyla doğuya kayar. Bu sanat için de geçerlidir; Klasik Dönemde Atina ve çevre kentler önemliyken bu dönemde, Batı Anadolu toprakları önem kazanır. Zariflik, detay, lüks ve cinselliği ön plana çıkaran Hellenistik Dönem sanatı çok yönlü özelliğiyle bu döneme damgasını vurur. Onun çekim alanında tutkulu anlatımlar, doğayı taklit etme ve bir bakıma da ölçüsüzlük bulunur ki Milos yontusunu bu çerçevede değerlendirmek gerekir.
Afrodit veya aşk ve güzellik tanrıçası olarak bilinen Milos Venüsü Geç Hellenistik Dönem’e ait olup yaklaşık M.Ö. 130-100 seneleri arasına tarihlenir. Mermerden yapılan heykel 203 cm’lik boyuyla doğal boyutlardan daha büyüktür. Kaidenin üstünde bulunan yazıttan hareketle heykelin Antakyalı Alexandros tarafından yapıldığı düşünülmektedir. Spiral kompozisyon, üç boyutlu bir mekana figürün yerleştirilme çabası, küçük göğüsler ve uzun beden yapısı Geç Hellenistik Dönemin karakteristik özellikleridir. Yontunun çıplaklığı, kumaşın detayları üzerindeki ışık ve gölge etkileri ile tezatlık oluşturur. Bu bağlamda Milos Venüsü, Yunan heykellerinin bir özelliği olan doğal gerçekçiliği ayrıntılarıyla yansıtmaktadır. Paros adlı bir Yunan adasından çıkarılan mermerden yapılmıştır. Ege Adaları’ndan biri olan Paros adasının mermerleri Antik çağda ünlüydü ve en çok da heykel yapımında kullanılmıştır.
Milos Venüsü’nün teması Romalıların Venüs, Yunanlıların da Afrodite olarak tabir ettikleri tanrıçadır. Heykelin ilk bulunduğu yerde elinde bir elma tutan yontma bir kolun da bulunduğunu biliyoruz, pek çok arkeolog da bundan hareketle kolun aslında heykele ait olduğunu düşünmektedir. Efsaneye göre Truvalı Paris, Venüs’ü dünyadaki en güzel kadın seçerek ona altın bir elma vermiştir. Klasik Yunan sanatından Hellenizm sanatına geçişi belgeleyen Milo Venüsü, Vatikan Müzesinde bulunan “Belvedere Apollonu” ve Therme Müzesinde bulunan “Kyrene Venüsü” gibi yontularla birlikte bu dönem heykel sanatının doruk noktasını teşkil eder ve bunların üçü de Praksiteles’in eserlerinden esinlenerek yapılmıştır. Söz konusu yontuların hepsinde klasik bir iz görülse de bu onların zerafetini etkilemez. Klasik dönemde ideal insan anatomisi belirleyiciyken Hellenistik yontuda duygular ön plana çıkmış, tekil heykel yerine kompozisyonlar sanata damga vurmuştur. Hellenistik Dönem heykeltraşları yontuyu tek bir açıdan görülmek için tasarlamazlar, dolayısıyla kompozisyon derinliği zaruri olarak tüm figürlere farklı açılardan bakma ihtiyacını doğurur. Kompozisyonu oluşturan ve birbiri içine karışan heykel grubundaki figürlere “Barok” yada – en azından- klasik sanat anlayışının karşıtı olarak bakılabilir. Döneminin geleneklerine uygun olarak heykele bir çok mücevher takılmış, daha gerçekçi görünmesi için yüzeyi boyanmış da olsa, bugün bunlardan hiçbir iz kalmamıştır; yontu üzerindeki bağlama delikleri ve boya izleri orijinal durumu hakkında ipuçları sunmaktadır.
Heykelin ne zaman ve kimin tarafından yapıldığı uzun süre tartışmaya konusu olmuştur. Başlangıçta daha ziyade Phidias veya Praxiteles tarafından yapılmış bir klasik dönem eseri olduğunu düşünülse de heykelin üzerinde bulunduğu kaide, heykeltıraşın “Antakyalı Alexandros” olduğunu ortaya koymuştur ve biliyoruz ki, bu koloni daha sonraları Helenistik dönemde kurulmuştur.

Venüs heykelinden esinlenerek pek çok sanat eseri ortaya çıkmış, adeta sanatının tutku ve ilham perisi haline dönüşmüştür. Bilim ve sanat dünyası hala Milos Venüsü’nü tartışmaya devam etmektedir, hakkında yazılan yüzlerce bilimsel makale bulunur; Fakat en çok tartışılan konu (eksik) kolları olmuştur. Bazı araştırmacılar elinde Havva gibi elma tuttuğunu ileri sürerken bazıları eline bir ayna tutuşturup ona narsist yakıştırması yapmıştır. Heykelin Meryem Ana gibi kollarında bir bebek veya vazo ya da amfora tuttuğunu hayal edenlerde olmuştur. Yakın bir zamanda da Amerikalı bir araştırmacı 3D çalışmasıyla Milos Venüs’ünün sadece kollarını değil kimliğini de tespit ettiğini ileri sürdü. Ona göre Venüs iplik germekteydi; İplik germe, Antik Yunan seramiklerinde sıkça görülen bir sahnedir ve müşteri bekleyen fahişelerle ilintilidir.
Aşk ve güzellik tanrıçası değişik medeniyetlerde farklı isimlerle karşımıza çıkar: Sümer ve Babil’de Tanrıça “İnanna” yada “İştar”, Akadlarda tarihteki ilk kadın şair prenses Enheduanna, İbranilerde Astarte, Yunan’da Afrodite ve Roma’da Venüs olarak binlerce yıldır toplumların efsanelerinde yer etmiştir; Sümerliler, kadınlarda görmek istedikleri bütün özellikleri, onun kişiliğinde bir araya getirerek tanrıçayı yüceltmiş, ona tapmış ve hakkında şiir ve hikâyeler yazmışlardır, öyle ki tanrıça güzelliğin, zerafetin, şefkatin, hırsın, kavganın ve en önemlisi de bereketin ve çoğalmanın sembolü olmuştur. Yunan mitolojisinde de durum farklı değildir: Hesiodos, Thegonia’da tanrıçanın deniz köpüğünden doğduğunu anlatır.(Yunanca “Aphros” köpük demektir). Homeros’a göreyse Aphrodite, Zeus ile Dione’den dünyaya gelmiştir. Sevgiyi ve aşkı simgeleyen tanrıça, büyüsünü, çevresindeki başka tanrısal varlıkların aracılığıyla gerçekleştirir; Örneğin bazı efsanelere göre Eros onun oğludur ve Thegonia’da Afrodite’den çok önce doğmuş evrensel bir güç olarak anlatılır. Güzelliği, zerafeti ve bereketi simgeleyen Kharit’ler, Hora’lar ve düğün alaylarının başından giden Hymenaios da Aphrodite’in çevresindeki diğer tanrılardır. Öte yandan Aphrodite’in kendine özgü mitleri azdır; Topal tanrı Hephaistos ile evlidir. Yunan şairleri onun kocasını nasıl aldattığına vurgu yaparlar. Hephaistos, karısını savaş tanrısı Ares ile aldatırken yakalamıştır. Phobos, Demos ve Harmonia Aphrodite’nin Ares’le olan ilişkisinden doğmuştur. Afrodite’nin Hermes’le ilişkisinden Hermaphroditos (çift cinsiyetli) adında bir çocuk dünyaya gelmiştir. Aphrodite’nin başka ilişkileri de olmuştur; Bunlardan biri Adonis, diğeri de Roma kentinin mitolojik kurucusu Aineias’ın babası Ankhises’tir. Mersin ağacının gövdesinden doğan Adonis’in güzelliğine aşık olan Afrodite büyütsün diye onu yeraltı tanrıçası Persephone’ye verir, verir ama Persephone de Adonis’e tutulunca çocuğu geri vermeye yanaşmaz. Baş tanrı Zeus iki tanrıça arasında kopan kavgaya son noktayı koyar; Adonis yılın 4 ayını Persophone’nin yanında ,4 ayını da Aphrodite’nin yanında geçirmesine karar verir, Adonis geri kalan zamanını istediği yerde yaşayabilecektir. Adonis karara uymayıp sekiz ayını Aphrodite’nin yanında geçirmek istediğini söyleyince öbür tanrılar bu aşkı kıskanırlar ve zavallı Adonis’in başına bir yaban domuzu musallat ederler, kasığından darbe alan Adonis’in yardımına yine sevgilisi Aphrodite koşsa da onu kurtaramaz.
İnsanoğlunun kadın ve erkek bedeni olarak yaratılışı da yine Yunan mitolojisinde “Hermaphrodites” mitiyle anlatılır: Hermes ile Aphrodite’nin Halikarnossos kentinin batısında bulunan Salmakis’de girdikleri ilişkiden iki yüzlü, iki çift kanatlı, hem erkek hem kadın cinsel organı olan ve kendi kendine her konuda yetebilen Hermaphrodites dünyaya gelmiştir. Olimposlu Tanrılar Hermaphrodites’in kendi kendine yetebilme yetisini bir türlü hazmedemezler ve günün birinde Hermaphrodites’i birbirini tamamlayan iki parçaya ayırmaya karar verirler. Latince “secare” kelimesi de bu mite atıfta bulunur zira Latince “ayrım” anlamına gelen “secare” kelimesinden günümüz Avrupa dillerinde de kullanılan ve cinsellik yani kadın ve erkek arasındaki ayrıma vurgu yapan “seks” kelimesi türemiştir.

Milos Venüsü Helenistik Dönem’ den Rönesans’a kadar pek çok sanatçıya tükenmez bir esin kaynağı olmuştur. Antik Yunan kültürü yerini Roma’ya bırakırken çoğu mitte olduğu gibi aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit de ismini değiştirerek Roma uygarlığındaki yerini alır. Her ne kadar yunan sanatında Afrodite daha kadınsı özellikleriyle ön plana çıksa da bundan böyle artık Venüs adıyla anılacaktır. Mitolojik bir kahraman olarak çıplaklığı kabul edilebilir kılan Venüs imgelemi, çağlar boyunca ideal güzelliğin simgesi olarak kadın çıplaklığı ile ilgili her türlü eşiğin aşılmasına öncülük etmiştir ve bu konuda Praksiteles’in ünlü “Knidos Afroditi” adlı eseri de ona eşlik etmiştir. Bu iki eser, ‘Knidos Afroditi’ ve “Milos Venüsü” yontuları, kadının çıplak betimlemesinin estetik bir obje olarak yorumlandığı en önemli eserler olmuşlardır.
Konstantin, özellikle de İmparator Theodosius Dönemi’nde, Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nda resmi din (M.S. 379-380 civarı) olarak kabul edilmesiyle Antik dünya bir anlamda sona ermiş, cinsellik, çıplaklık ve Venüs gibi pagan sanata ait görülen tüm imgeler tabu haline gelmiştir. Bin yıl süren çıplaklık yasağının ardından 15. Yüzyılda insan bedeninin yeniden keşfedilme süreci başlamıştır. Rönesans döneminde kadın çıplaklığını gerçek anlamda ortaya koyan ilk ressam Sandro Botticelli olmuştur. Sanatçı çıplak kadın betimlemesinde Venüs’ü seçmiş ve Medici ailesi için ‘Venüs’ün Doğuşu’ isimli meşhur tablosunu yapmıştır. Avrupa bu resimle birlikte bin yıldır ortadan kaybolmuş olan gerçek insan boyutlarındaki çıplak kadın tasviriyle tekrar buluşur ve ona sahip çıkar. Botticelli’nin resmi pagan mitinin insan ruhuyla harmanlanarak Neo-Platoncu bir anlayışla dışa vurumunu yansıtır. Bu yöneliş Giorgione’nin ‘Uyuyan Venüs’ isimli eserinde de devam eder ve tanrıçayı dini motiflerden arındırarak, dünyevi bir ortamda uyuyan güzel bir genç kız olarak canlandırır. Bu eserde Venüs yatakta uzanmış şekilde betimlenmesine rağmen gözleri kapalıdır ve izlendiğinin farkında değildir. Bir diğer Rönesans ressamı Tiziano Vecelli de tıpkı ustası Giorgione gibi yatan kadın formunu tercih ettiği ‘Urbino Venüsü’ isimli eseriyle Venüs’ü cinsel çekicilikle ele alır. Ayak ucunda uyumakta olan köpek sadakatsizliğin sembolüdür, kadın izleyiciye bakmaktadır ve izlendiğinin farkındadır; Ve bu da dünyevi aşka, cinsel çekiciliğe bir göndermedir.
Uzun yazımın sonuna geldim.
Bir düşünürün dediği gibi: „Hayat sadece yaşamak değil, iz brakmaktır…“
Umarım keyifle okur ve beğenirsiniz.
OSMAN KÜRŞAT SERTTÜRK

Prima Porta Augutus’u

Prima Porta Augustus’u olarak adlandıran bu heykel ilk Roma imparatoru Augustus Caesar’ı tasvir ermektedir ve mermerden yapılmıştır. Augustus, ölümünden önce „Res Gestae dive Augusti“ adlı eserde yaptığı çalışmaları anlatmış, bu eser ölümü sonrası Senato‘ da Tiberius tarafindan okunmuştur. Eserin bir kopyası da, Ankara’daki Augustus Tapınağı’nın duvarlarına Latince ve Yunanca olarak tam metin halinde bulunmaktadır.
2,04 m. yüksekliğinde ve 1,000 kg ağırlığındaki heykel, 20 Nisan1863 tarihinde Roma yakınlarındaki Villa Suburbana’da bulunmuştur. Roma yakınlarında bulunan Villa Suburbana, İmparator Augustus’un 3.eşi olan Livia Drusella’ya aitti. Livia, Augustus‘ un İ.S. 14 yılında ölmesi sonrası burada inzivaya çekilmiştir.
Augustus Heykeli Roma‘ da artık kaybolmuş olan bronz bir heykelin kopyası olarak kabul edilir ve Vatikan Müzesi’nde bulunmaktadır.